href="http://www.fodey.com/generators/animated/ninjatext.asp">Ninja!
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

http://erdem43.

Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar - Blogcu


Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar

Saturday, Temmuz 4, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Abdullah Gül’deki Değişimin Gerçek Nedeni Nedir?


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ    03 Temmuz 2009

Abdullah Gül’deki Değişimin Gerçek Nedeni Nedir?

Tüm muhalefet partilerinin müşterek imzalı dilekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava konusu yaptıkları “Mayın Yasası”nı imzalayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, tartışmaların gündemine yeniden oturdu.

Yeniçağ Gazetesi, 23.06.2009 günlü sayısında, Abdullah Gül’ün önceki söylemlerine geniş yer ayırmış. Önce bu söylemlere bir göz atalım… Ardından cevaplanmasını isteyeceğim sorularım olacak.

11.04.1996 günü, Türkiye’nin hava sahasının İsrail uçaklarına açılmasıyla ilgili olarak yaptığı konuşmada Abdullah Gül, şu ifadeleri kullanmıştı:

“İrsal, yabancı bir güç ve kültür olarak, uluslar arası destekle bölgeye yerleştirilmiştir; işgalci ve yayılmacı bir devlettir. İsrail, bugünkü konumuna gelmek için, yakın geçmişinde, terör dâhil her türlü aracı kullanmış bir ülkedir…”

Abdullah Gül, 28.12. 1993’te Ortadoğu’da konuşlanmak isteyen emperyalist güçleri şöyle eleştiriyordu:

“Bu bölgede, Ortadoğu’da bu yabancı güçlerin, durumlarına “evet” veya “hayır” diyebilmeniz için, tarihi gerçekleri göz önüne almanız gerekir. Hâkimiyet eğer kayıtsız şartsız milletinse, gelin hep beraber milletin sesinin dinleyelim ve yabancı güçlere, emperyalist ülkelerin Ortadoğu Bölgesi’ndeki güçlerine hep beraber “hayır” diyelim…”

“Bunlar (Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar) ‘müttefiktir, dosttur’ diyorsanız. Peki, dost bildiğiniz kişilerden, ülkelerden, kuvvetlerden bu şekilde ihanetler, bu şekilde düşmanlıklar bekliyorsanız, umuyorsanız, tahmin ediyorsanız, bu ülkelerle oturup bütün anlaşmaları tekrar gözden geçirmek zorundasınız…”   

Abdullah Gül, “Çekiç Güç”ü, TBMM’nin 24.12.1992 tarihli oturumunda şu sözlerle eleştiriyordu:

“Çekiç Güç’ün amacı başından beri bölgedeki, Sevr Anlaşması’nın o zaman gerçekleştirilemeyen hükümlerinin, bugün gerçekleştirilebilmesi için ortam açmaktır, meydan yaratmaktır.”

“Sevr Anlaşması’nın üçüncü kısmının 62, 63, 64’üncü maddelerindeki Kürdistan sınırlarını ve yine aynı Anlaşma’nın altıncı kısmının 89 ila 93’üncü maddelerindeki Ermenistan sınırlarını bir kez daha gözden geçirirseniz, Sevr Anlaşması’nda çizilen Ermenistan, Kürdistan ve bugünkü İsrail haritalarının birbiri üzerine nasıl oturduğunu gayet açıklıkla göreceksiniz.”

“O zaman Osmanlıdan, İngiliz marifetiyle alınan toprakların nasıl bugün Yahudilere teslim edildiğini göreceksiniz…”

Abdullah Gül, 08.03.1995 ve 02.05.1995 yıllarında yaptığı konuşmalarda, Avrupa Birliği için şunları söylemişti:

“Türkiye’nin AB’ye girmeyeceği kesindir… Çünkü Avrupa Birliği bir Hıristiyan Birliğidir… Avrupalıların kafasında olan şey, Türkiye’nin bölünmesi ve o zaman Osmanlı’ya dikte ettirmedikleri şeyleri, Türkiye’ye dikte ettirmektir.”

“Avrupa’nın ve Avrupa Konseyi’nin, Türkiye’de gerçek anlamda demokratikleşme istediğine, gerçek anlamda düşünce ve fikir özgürlüğü istediğine inanıyorsanız, kesinlikle yanılırsınız. Türkiye’de bunlar sadece bölücülük için hürriyet istemektedirler…”

Şimdi sıra okurlarımdan cevap aramalarını istediğim sorularıma geldi;

1-      Abdullah Gül’ün önceki söylemleri mi, şimdiki söylemleri mi “Müslüman Cumhurbaşkanı” olarak deklare edilen bir kişiye yakışıyor?..

2-      Bir dostum, “Estetik operasyonlar, insanların yalnız çehrelerini değiştirir. Bu operasyonu yaptıranlara duyduğum güven sarsılmaz… Ancak herhangi bir kişinin dünya görüşünün temelini teşkil eden tüm görüşlerini değiştirmesini şüpheyle karşılarım. Ardında başka maksatlar ararım” diyor.

Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç’ın, değindiğimiz konularda söylem değiştirmelerinin aynı zaman diliminde olması tesadüf müdür?.. Adı geçen şahısların söylem değiştirmelerinin gerçek nedeni nedir. 

3-      Eski söylemlerine devam etselerdi, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı ve Recep

      Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olacaklarına, olsalar bile görevlerine devam

        etmelerinin engellenmeyeceğine inanıyor musunuz?..

       4-  Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki söylemlerinde dile getirdikleri hususlar doğruysa, bugünkü söylem ve uygulamalarının, ulus devletimizin çökmesi ve paramparça olmasına neden olacağından herhangi bir endişe duymuyor musunuz?..

Saturday, Temmuz 4, 2009

RTE’nin Öngörüsü... İLHAN SELÇUK


PENCERE

İLHAN SELÇUK

RTEnin Öngörüsü!..

Türkçede laf var, bir de söz var, bu ikisi hem birbirine çok yakın, hem birbirinden çok uzak...

Dün Ahmet Tanın köşesinde okudum, Başbakan RTE 25 Haziran 2004te demiş ki:

- Genelevleri kapatmak gerekiyor; ben arkamdan kimseye karı sattırıyor dedirtmem... (Cumhuriyet, 3 Temmuz 2009)

Şimdi bu laf mı söz mü?..

Laf...

Çünkü söz olsaydı bugün Türkiyede resmen karı satılmazdı’.

RTEnin başka lafları da var, en meşhurunu çok iyi biliyorsunuz, bir kez daha yineliyorum:

Camiler kışlamız..

Kubbeler miğferimiz..

Müminler askerimiz..

Minareler süngümüz...

Ancak Başbakanın bir başka deyişi daha var ki artık sözden lafa dönüştü...

Nedir o?..

*

Başbakan tüm dünyayı altüst eden ekonomik kriz için ne demişti:

- Bize teğet geçecek...

Çevreden uyarmışlardı:

- Yapma, etme, gerekli tedbirleri alalım, sonra çok kötü olur...

RTE lafını yineledi:

- Bize teğet geçecek...

Başbakanın söylediği laf değildi, RTE Dediğim dedik, öttürdüğüm düdük diyordu...

Aklı başında olan zevat-ı kiram elbirliğiyle RTEyi uyarmaya çalıştılar; ama, nafile; bizimki yineliyordu:

- Kriz bize teğet geçecek...

Herkes bu kez düşünmeye başladı:

- Canım koskoca Başbakan atıp tutar mı?.. Elbette bir bildiği vardır...

- Peki, kriz Türkiyeye teğet mi geçecek?..

- Geçebilir...

*

Başbakan RTE söylediği sözün arkasında duruyordu...

Söylediğine inanıyor muydu?..

İnansa bir türlü...

İnanmasa bir türlü...

Ülke ve ahval-i âlem karşısında kendisini bağlamıştı...

*

Sonra ne oldu?..

Türkiye dünya ekonomisinde birdenbire kriz rekoru kırdı...

Bu yılın ilk üç ayında ekonomimiz yüzde 13.8 oranında küçüldü... Sonucu öteki göstergelerle birlikte ele alınca ortaya bir felaket tablosu çıkıyordu...

RTE şimdi ne yapacaktı?..

Peştamalı beline sarıp göbek mi atacaktı:

- Teğet de teğet.. Teğet de teğet...

Zıpkını yemiştik...

Ama herkesten ve her şeyden önce RTE ve AKPnin ileriyi ne kadar gördüğü ortaya çıkmıştı...

*

AKP ekonomide foslamıştı...

Siyasette ne olacaktı?..

Ekonomide gümbür gümbür gelen krizi göremeyen RTE, siyasette neyin olup biteceğini önceden görebilir miydi?.. Siyasetteki öngörüleri de yıkılacak mıydı?..

Sorunun yanıtını siz verin...

Siyasette krizi bizzat RTE-AKP-FETO ortaklaşa yaratıyorlar...

Ekonomide kriz teğet geçecekti...

Siyasette de teğet mi geçecek?..

Yoksa bu krizi yaratıp pompalayanları ezip mi geçecek?..


Saturday, Temmuz 4, 2009

Fethullahçı Zaman... HİKMET ÇETİNKAYA


POLİTİKA GÜNLÜĞÜ

HİKMET ÇETİNKAYA

Fethullahçı Zaman...

Beylerbeyinde Boğazın kıyısındayım...

Hava sıcak...

Temmuz böyledir İstanbulda.

Ne zaman Ortaköye, İstinyeye insem, Beylerbeyinden Boğazdan geçen gemileri seyretsem Egeyi düşlerim.

Gözlerimi yumduğumda ya Datçada olurum ya da Alaçatıda, Karaburunda.

Çeşme Dalyanda, Homerosun ışık sahilinde, Foçada Siren kayalıklarında.

Gecenin yıldızlarıyla konuştuğum saatlerde, karanlık bir suyun akışını düşünürüm.

Faşist askeri darbeleri... İşkencecileri... Erdal Ereni... Diyarbakır, Aydın, Metris cezaevlerini... Faili meçhul cinayetleri...

Akşam ağır ağır inmeye başlarken Çeşme Dalyanköyde bir hüzün bulutu düşer gözlerime.

Dalıp dalıp giderim!

Bir bakmışım ki İstanbulu özlemişim, apar topar dönerim!

Temmuz sıcağı denizden gelen esintiyle yüzüme dokunuyor...

Fethullahçı gazete Zamanın haberi gözüme çarpıyor bir anda:

Madımak provokasyonuna karanfilli anma.

Haber şöyle başlıyordu:

“...2 Temmuz 1993te gerçekleştirilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Otelinde yangın çıkmış, aralarında otel görevlilerinin de bulunduğu 37 kişi ölmüştü.

İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...

Bir katliamı 16 yıl sonra otelde yangın çıktı diye yazıp katillere arka çıkan bir düşünce.

12 Eylülde Kenan Evrenle, 28 Şubatta Çevik Birle uzlaşmak isteyen kafa!

Şimdilerde demokrasi ve özgürlük kavramlarını kullanarak takıyye yapan, hoşgörüden, dinler ve kültürlerarası diyalogdan, barıştan, kardeşlikten söz eden düşünce.

Başka ne diyeyim!

Yürekleri nasırlaşmış, insanlıkla uzaktan yakından ilişkisi olmayan Fethullahçı zibidilere!

Maskeleri bir kez daha düştü böylece!

***

28 yıl önce bugün, İzmir Narlıdere Askeri Cezaevinde tutukluydum.

Anımsamak istemedim o yılları...

Yaşamın yedi renginde gözlerimi kapatıp başka iklimleri düşledim.

Bir süre önce 12 Eylülün 29 yıldır yargıladığı Devrimci Yolcuların öyküsünü okumuştum gazetelerde...

Yayımlanan fotoğraflarına bakmıştım.

20’li yaşların delikanlıları yaşlanmış, saçları ve sakalları aklaşmıştı.

Ne denli hüzünlüydüler öyle!

29 yıldır bitmeyen bir dava!

Çoğu 50li yaşları çoktan devirmiş, torun sahibi olmuşlardı.

İşkencelerden geçmişti hepsi de...

Boğazdan bir gemi geçiyordu...

Martılar iskelenin dubaları üzerine konuyor, ardından kanat çırparak havalanıyorlardı.

Düşümde İstanbul bir kelebeğe dönüşüyordu sürgün yolunda.

O yılların devrimcileri 12 Eylül faşizminde işkencelerden geçti, cezaevlerinde yattı, genç ölüler verdi.

Bir de Kenan Evren ve hayatta olan darbeci faşist generaller verse ne olur!

Vermeyeceklerini biliyorum bu hesabı!

Aslında 12 Eylül öncesinin katliamları, cinayetleri 12 Eylülün kendisidir.

Bugün, darbelere karşı demokrasiyi ve özgürlükleri savunduklarını bileyli kalemleriyle yazanların, 12 Eylül paşalarının sofralarında kadeh kaldırdıklarını ne çabuk unuttuk.

***

Darbesever liberal faşistler Fethullahçı kayığında demokrasi ve özgürlük şarkıları söylerken, sosyalist solu ve devrimcileri darbeci olarak suçluyorlar.

Bunaltıcı bir temmuz sıcağında denizden gelen esinti de durdu Beylerbeyinde.

Bir çocuk yüreğinin atışında, sabahın ışınlarına kilitlenmiş düşlerim beni uzun bir yolculuğa çıkardı işte...

12 Eylülün kanlı sayfaları açılacak mı?

Liberal faşistlerin işine gelmez bu sayfaların açılıp hesap sorulması.

Aslında onlar devrimcilere çok şey borçlu!

Faşist çetelerle vuruşan devrimcilerdi.

Bir gizli acının, sapsarı çiçekleriyle donatılmış sularında belki de kendi kendimi avutuyor, içimdeki sıkıntıyı atmaya çalışıyorum.

Fethullahçı Zaman gazetesinde çıkan o haber...

Demek Madımak Otelinde yangın çıkmış ha!..

hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr

Faks numaramız: 0212 343 72 69

Saturday, Temmuz 4, 2009

Dayatma Olgusunun İçyüzü Dışyüzü... CÜNEYT ARCAYÜREK


GÜNCEL

CÜNEYT ARCAYÜREK

Dayatma Olgusunun İçyüzü Dışyüzü

Bu iktidarın ve onun başının karakteri nedir? Soruya yanıt kısa, fakat gerçekçi:

Bu iktidar ve onun başı, içeride kimi aykırılıkları halka da rejimin temel kurallarına da dayatmakta usta...

Dışarıdan gelen dayatmalar karşısında.. siniyor, dayatmayı sindiriyor.

İçeriye pompaladığı ana slogana göre; dünya devletleri arasında Türkiyenin itibarı ve önemi yükseliyor.

ABDnin Dışişleri Bakan Yardımcısı Bryza da -bir Rum gazetesine- bölgede Türkiyenin süper güç olduğunu söylemiş.

Türkiye itibarlı, süper güç? Evet, ama yılın üç ayında yüzde 13.8 küçülmemizi sağlayan ve böylece dünyada hiçbir devletin erişemediği bir rekora imza atanların yönettiği bir ülke!..

Ya da İslamcıl demokrasinin şampiyonluğuna soyunduğu için mi?

Yoksa Batının Ortadoğuya açılan politikalarına köprü görevi yapmaya elverişli stratejik konumdaki coğrafyamız nedeniyle mi?

Dış-iç sorunların giderek yoğunlaştığı.. dünya ölçeğinde ekonomik ve mali göstergelerin toplumları derinden etkilediği bir zamanda; 29 Mart 2009da halkımızın çoğunluğu.. çözümsüzlüğe talim eden iç-dış sorunlardan etkilenmediğini.. zaten zayıf olan yaşam koşullarına ekonomik krizin vurduğu darbeyi fazla umursamadığını gösterdi ve.. bir önceki seçimde yüzde 47 oy alan bu iktidarı yüzde 38 oyla yine destekledi.

Ekonomiden sosyal yaşama hemen her açıdan başarısız olan bir iktidarı, halkın desteklemesi, -herhalde- gerçek demokrasiyi sindirmiş Batılı hiçbir ülkede görülmeyen bir sonuç!

Ergenekon gibi ne başı, ne de kıçı belli olmayan bir süreç yaratarak ülkeyi korku imparatorluğuna çeviren.. sosyal, ekonomik göstergelerin tersyüz olduğu bir ülkede hâlâ destek bulan bu iktidarın ve onun başının.. ne medya, ne muhalefet, ne aydınlar.. ne uyarılar.. umurunda değil.

İçeride hemen her alanda, her konuda dayatıyor.

Dışarıya gelince:

***

ABDnin gelmiş geçmiş bütün yönetimleri (son olarak ziyareti sırasında Başkan Obama)… Avrupa Birliği, yıllardır Heybeliadadaki Ortodoks Ruhban Okulunun açılmasını dayatırlar.

AKP iktidara gelinceye kadarki süreçte Türk hükümetleri Batılı dayatmalara direndi.

AKP ile birlikte dayatmalar giderek yoğunluk kazandı. Örneğin, İstanbuldaki Rum Patrikhanesinin bir sözcüsü yakın günlerde, ülkenin onuruna darbe vuran bir açıklama yaptı:

Ruhban Okulu’nun açılmasını sağlamak için verdiğimiz uğraşlarda Türk hükümetine istediğimizi yaptıramadık Biz de Türkiye üzerine uluslararası baskı yapan yöntemleri seçtik dedi.

Batılı dayatmalar sonuç vermiş olacak ki, Başmüzakereci, Devlet Bakanı Egemen Bağış; konuya ilişkin günümüzde kader birliği yaptığımız Ortodoks dinine mensup vatandaşlarımızın bir ihtiyacı varsa o ihtiyacı nasıl gideririz... onun yolunu onlarla oturup konuşarak bulmalıyız dedi.

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay Ruhban Okulu yakında açılacak demeye gelen bir açıklama yaptı.

Hükümet, Batılı dayatmalara olumlu yanıt vermek için harıl harıl soruna çözüm olanakları arıyor.

Anayasamız bir başka dine ait okula izin vermiyormuş.. dayatmanın öteki ucu ekümenikliğe dayanıyormuş Bunları aşmak Batının (AB ile ABDnin) bu iktidara yüklediği misyon.

***

Şimdi sıra geldi ABnin bir diğer, Kıbrısla ilgili dayatmasına.

AB Komisyon Başkanı Barosso; Türk hava ve deniz limanlarını Güney Rum Cumhuriyeti uçak ve gemilerine sonbahar 2009a kadar açmadığımız takdirde üyelik görüşmelerine devam edilemeyeceğini açıkladı.

Dayatmanın temel kaynağı bir ek protokol. Bir zamanlar Dışişleri Bakanı olarak başarıdan başarıya koştuğuna inanan Çankayadaki AKPlinin, 29 Temmuz 2005 tarihinde AB ile imzaladığı ek protokol...

AB şimdi üye ülkelere eşit davranılacağını içeren ek protokolü göstererek dayatıyor:

ABye üye Kıbrıs Rum Cumhuriyetine limanlarınızı ya açarsınız ya da...

Saturday, Temmuz 4, 2009

Yargıyı Rahat Bırakın... ALİ SİRMEN


DÜNYADA BUGÜN

ALİ SİRMEN

Yargıyı Rahat Bırakın!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğun basın toplantısıkâğıt parçası deyişini meşhur etti.

Yeniler bilmezler, bu deyim eskiden varakpareşeklinde kullanılırdı ve bugünkü kâğıt parçasının sözcük olarak tam eşiydi.

Deyim, yalnızca belge niteliğini kazanamamış kâğıtlar için değil, her türlü ilkeden, etikten, gerçeklik kaygısından uzak cerideler (gazeteler) için de geçerliydi.

Tabii eskiden TV ve radyo olmadığı için bunlara örneğin yalan nağme (name değil) gibi bir deyiş bulunamamıştı.

Ama halkın zekâsı, duruma uygun buluşlar yapıyor, örneğin cemaatin yalan makinesi kanala Yalan yolu adını da takıyor ya, o da başka bir olay.

Şimdi kibarca yandaş medya adı verilen, nereden ne ile beslendiği herkesçe bilinen varakpare - yalan nağme ekibi, adı etrafında fırtınalar koparılan, Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçekin, avukatlarının bir üst mahkemeye müracaatları sonucunda tutuklandıktan hemen 16 saat sonra tahliyesi üzerine yine yargıya saldırmaya başladılar.

Abra - kadabra gibi zekâ ve beğeni düzeylerine fevkalade uygun indi yakıştırmaları bir tarafa bıraksak da, kararı veren 14. Ağır Ceza Mahkemesi ile izne çıkan üyesinin yerine geçici olarak atanan hâkime saldırılara bakabiliriz.

***

Tutukluluğa itirazın hemen yapılması ve kararın çabuk verilmesi, tutukluluğun 16 saat sürmesi sonucunu doğurdu.

Tutukluluğun kısa sürmüş olmasına yapılan itiraz, hem bu çevrelerin tutukluluktan ne beklediklerinin bilinç altından kamuoyu önüne yansıması bakımından, hem de yine aynı çevrelerin adaletin hızlı işlemesinin esas olduğunu bilmemelerini bir kez daha kanıtlamış olması açısından ilginçti.

Mahkemelerimiz eğer tutukluluğun bir önlem yerine yargısız infaz olarak kullanılmasını istemiyorlarsa, tabii ki, tutukluluğa itiraz dilekçelerini mümkün olan en kısa zamanda inceleyip sonuca bağlamak durumundadırlar.

Bu kınanacak değil, övülecek bir tutumdur.

Atanan üye yargıç konusuna gelince, 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanının, izne çıkan üye yerine birinin gönderilmesi talebi üzerine yapılan atama tıpkı talep gibi, tutukluluğa itirazdan da, tutukluluk kararından da önce tamamlanmış bir işlem olduğu için yapılan eleştiriler temelsizdir, temelsizliğin de ötesinde çirkin bir iftira söz konusudur.

Yargıyı kullanmak isteyenler takımı, yargı kendilerine ram olmadığında, kendi gerçek amaçlarını ortaya seren saldırılardan geri kalmıyorlar.

Demokrat kamuoyu bunlara hep bir ağızdan haykırmalıdır:

- Çekin kirli ellerinizi yargıdan!

***

Yargının rahat bırakılmasını istemek, onun hiçbir eylem ve kararının eleştirilemeyeceği anlamına gelmiyor.

Biz de bu sütunlarda, özellikle Ergenekon soruşturması çerçevesinde, yargıyı eleştirdik. Ama bunlar indi hükümlerin ötesinde, uyulması gereken bazı hususların göz ardı edilmelerine yönelikti. Onları şöyle özetleyebiliriz:

- İktidarın yargı bağımsızlığına özen göstermeyip, bunun gerekli unsurlarını sağlamaması sonucunda bağımsız bir yargıdan söz edilemeyecek olması.

- Yargının siyasallaştırılması sonucunun doğmuş bulunması.

- Aramalarda, delil toplanmasında, usul kanununun gereklerinin yerine getirilmemesi sonucunda, kanunen geçerli olmayan delillere dayanılması.

- Savcıların yapması gereken işlemlerin, siyasi iktidarın güdümündeki polise bırakılması.

- Gizli olması gereken soruşturmayla ilgili bilgilerin yandaş medyaya sızdırılması ki, bu ayrıca suç oluşturmaktadır.

- Bir önlem olan tutukluluğun, otomatik olarak uygulanarak, bir yargısız infaza dönüştürülmesi.

- Yürütmenin yargı üzerinde baskıya dönüşmüş denetimlerinin adaletin tecellisini engelleyecek boyuta varmış olması.

Bütün bu saptama ve eleştiriler, kanıtları ortaya konmuş somut olaylara dayanmaktaydı.

Yeri geldiğinde bu hususları bir kez daha ayrıntılarıyla ele alacağım.

asirmen@cumhuriyet.com.tr

Saturday, Temmuz 4, 2009

Düşünmek... ATAOL BEHRAMOĞLU


CUMARTESİ YAZILARI

ATAOL BEHRAMOĞLU

Düşünmek...

Hakkında sayısız kez yazılmış, yazılacak bir konu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, başlığı atmadan önce, bilgisayar dosyalarımı gözden geçirdim. Daha önce aynı başlıkla yazmış olabilirim kuşkusuyla...

Yazmamış olduğumu görünce de şaşırdım...

Düşünmek, insan olmamızın en temel olgusu.

Varoluşumuzun gerekçesini bu olguya dayandıran ünlü deyişi tekrara gerek yok.

Aslında o deyiş üzerinden biraz ilerleyebilir, “düşünce jimnastiğiyapabiliriz...

Hayvanlar, bitkiler, cansız nesneler düşünmüyor, ama varlar...

Öyleyse Descartesın çıkarsaması boşlukta mı kalıyor?

Hayır!

İnsan düşünerek var, düşündüğü için var...

Bu, insanın türünün tüm öteki canlılardan ve cansızlardan başlıca farkı...

Öyleyse bir adım daha atarak soralım:

Düşünmeyen, düşünme yeteneğine sahip olmayan kişiye, vardır denebilir mi?

***

Yukarıdaki soruyu yanıtlamaya girişmeden önce, düşünme kavramının kendisini irdelemeye çalışalım.

Nedir düşünmek?

Öğrenmek için çaba harcamaksızın, bildiklerimizi her an elekten ve gözden geçirmeksizin, onları yeni bilgilerle geliştirmeksizin, bir konuyu kavrayabileceğimiz tüm yönleriyle ele almaksızın, kuşkulanmaksızın, yanılgı payı bırakmaksızın, o konu üzerinde sabitleşmiş fikirlerle ısrar etmek mi?

Yoksa, gerekli bilgileri edindikten sonra da bilgi edinmeye her an açık, özeleştiriye yetenekli, üzerinde fikir yürüttüğümüz konuya eleştirici, irdeleyici bir akılla yaklaşmak mı?

Düşünmek bence bu ikincisidir...

***

Bir sonraki soru kendiliğinden geliyor:

Düşünen bir toplum muyuz?

Tek tek, düşünen insanlar mıyız?

Bu sorulara olumlu yanıt veremiyorum.

Sadece eğitimsiz kitleler bakımından değil, aydınlarımız bakımından da

Eğitimsiz kitleleri eleştirmek haksızlık olur.

Eğtimsizliğin, ya da yeterli ve doğru eğitim almayışın yanı sıra, utanç verici, ahlaksız bir medya yönlendirmesi, bu insanları şaşkına çevirmiş.

Türkiye toplumu bu anlamda,her kafadan bir ses çıkanbenzersiz bir toplumdur.

Tam bir düşünce anarşisi!

Aslında ise bir düşünce yoksulluğu ve düşünme yeteneksizliği...

Ya aydınlarımız?

Yaşadığımız günlerin, yılların olayları, aydınlarımız konusunda iyimser olmayı da ne yazık ki olanaksız kılıyor.

Aydınları düşünen bir toplum, şu anda içinde olduğumuz çirkefe bu kadar kolay yuvarlanmaz, bir ulusu o ulus yapan değerler bu kadar kolay ve çabuk ayaklar altına alınmaz; yalan, ahlaksızlık, hukuksuzluk bu kadar kolay egemen olmaz; demokratik düzen bu kadar kolay ve çabuk yozlaşarak diktatörlüğe dönüşmeye yüz tutmazdı

Demek ki neden sadece halkın eğitimsizliği değil

Aydın genetiğimizde bir sorun, bir sakatlık var

***

Bu yazıya, düşünen ender aydınlarımızdan Orhan Bursalının Bilgi Toplumu SınıfıDünya ve İktidar Sorunu adlı adlı kitabını tanıtmak amacıyla başlamıştım...

Düşünmek üzerine düşündüklerim uzayıp gitti...

Doğrusu, değerli arkadaşımın Türkiye Bilimler Akademisince bu yılın mayıs ayında yayımlanan kitabını henüz bütünüyle okuyup bitirebilmiş de değilim...

Fakat oylumca küçük (140 sayfa) bu kitap, ilk sayfalarından başlayarak sayısız düşünme olanağı sunuyor okura...

Özellikle de günümüz koşullarında Marksizm üzerine düşünmek isteyenlere...

Öyleyse bu yazı Bursalının kitabı için gerçekten de bir ön tanıtma yazısı olsun...

Şimdi, kitabı okumayı sürdürürken, bir yandan da, “kaos ve determinizm konulu olanlar başta gelmek üzere, dipnotlarda sözü edilen kaynaklar üzerinden yeni okuma ve düşünme ufuklarına doğru yol alınacak demektir...

ataol b@cumhuriyet.com.tr

Faks: (0212) 343 72 64

Cuma, Temmuz 3, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Askere Saldırıların Başını Tayyip Çekiyor


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN     01 Temmuz 2009

Askere Saldırıların Başını Tayyip Çekiyor

Tayyip’in medyası her fırsatta TSK’yı karalamaya yönelik manşetler atıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde silahlı kuvvetler böylesine düşmanca saldırılara maruz kalmamıştır…

Önce Bir Haber: Başbakan’a Mahkemeden ‘One Minute’ Şoku…

Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos’ta yaşanan One Minute” olayından sonra kendisini eleştiren ve “Ne yapacaktın yani… Perez’i dövecek miydin?.. Sen kimsin lan…” diyen yazarımız Emin Çölaşan hakkında açtığı 10 bin liralık tazminat Davasını kaybetti.

Ankara 15’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dün görülen davada, mahkeme, Emin Çölaşan’ın sarf ettiği “Sen kimsin lan…” sözlerini “eleştiri sınırları içinde” değerlendirerek, Erdoğan’ın talebini reddetti…

Tayyip Sadece Esip Gürlüyor. Ben Kendisini Ciddiye Almıyorum   Türkiye günledir Taraf Gazetesi’nde yayımlanan “AKP ve Gülen’i bitirme planı” başlıklı manşeti konuşuyor. Askeri Savcılık, altında Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’in imzasının bulunduğu iddia edilen belgenin “sahte” olduğunu açıklarken, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, geçtiğimiz hafta düzenlenen basın toplantısında sert mesajlar verdi.

Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) karalamaya yönelik bir kampanya yürütüldüğünü, ayrıca belgeyle ilgili gerçeklerin ortaya çıkarılması için tüm kurumların üstüne düşeni yapması gerektiğini vurguladı.   

Usta Gazeteci Emin Çölaşan, Kanalbiz ekranlarında, CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü ile birlikte hazırlayıp sunduğu Ankara Rüzgârı adlı programda, bu konudaki gelişmeleri değerlendirdi. 

Hukukçu olmayan Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın dışında herkes AKP’yi laik değil diye göstermiş. Hâlâ kalkıp bir şeyler söylüyorsun… Tayyip, laikliğin ne olduğunu bilir mi acaba?

Tayyip, sadece esiyor, gürlüyor, konuşuyor. Aslında konuşmuyor, karşıdan okuyor.

Tayyip’i ciddiye almıyorum…

İnsanlar Tayyip’e dikkat etsim. Tayyip’e bazen ayaküstü bir soru soruluyor. Oradaki konuşma biçimine bir baksınlar. Çünkü orada okumuyor, sorulan sorulara cevap veriyor. Cümle hataları, imlâ hataları, bağırıp çağırmalar…

İki tane cam levha var karşısında. Bir sola dönerek, bir sağa dönerek onları okur. O yazılar akar oradan… Mesela Baykal okumaz, çıktığı zaman şakır şakır konuşuyor. Devlet Bahçeli de konuşur. Ama Tayyip her zaman her şeyi okur. Tayyip işte bu kadar…

AKP’den Güç Alıyorlar, Ordu’yla Alay Ediyorlar

Taraf Gazetesi, Başbuğ Paşa’nın basın toplantısından sonra manşetinde Türk Ordusu ile nasıl alay ediyor?

Taraf Gazetesi’nde yazan polis Emrullah Uslu, Amerika’ya gitti, geri getiremediler. Bu adam, Ergenekon’la ilgili askerlere bindirdi. “İlker Bey” diye falan alay edip, yazılar yazıyor. Geçen günkü yazısında yine “Fotokopi makineleri neden incelenmedi?” diyerek yol gösteriyor.

Yine aynı gazeteden bir köşe yazısı, “Devlet adamı değil, devlet memurusun İlker Paşa”…

Dünyanın hiçbir ülkesinde silahlı kuvvetlerini bu kadar tiye alan, alay eden, aşağılayan kimse yoktur.

Tayyip medyası, Sabah, Zaman, Star, Bugün, Yenişafak, Vakit… Say sayabildiğin kadar. Bunların hepsi Türk Ordusu’na dümdüz gidiyor. Bu olacak şey mi?..

Dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir silahlı kuvvet, bir ordu, böylesine düşmanca saldırılara maruz kalmadı…

Bir tek Türkiye’de var. Onun da başını kim çekiyor, bunlara kim yol veriyor? Tayyip. Olacak şey değil…

Vekiller Uyurken Yasa Geçiriyorlar

Dünyanın hangi parlamentosunda, olağanüstü bir durum olmadığı sürece gecenin bir buçuğunda falan çalışma yapılıyor? Bu da bir kapkaç…

Ancak bizde böyle acayip yöntemlerle yasa geçer. Şimdi orada herkes koydu kafasını uyukladı. Bu insanlık hali. Peki, milletvekili hangi kafayla o son dakika karambollerinde yerinden kalkar inceler? Hangi Salih kafayla oy verecek? Böyle bir şey var mı? İşkence bu. Sonra kanun çıkardık, milli irade, egemenlik…

Adamların yapısı çok ilginç. İnsanlar uyuyor, eller otomatik inip kakıyor. Ve adam Türkiye’nin belki de geleceğini değiştirmeye yönelik bir adım atıyor…
« Önceki :: Sonraki »
Image Hosted by ImageShack.us