Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

http://erdem43.

Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar - Blogcu



Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar

Cuma, Aralık 4, 2009

Kaygı Verici Gelişmeler... CÜNEYT ARCAYÜREK


GÜNCEL

CÜNEYT ARCAYÜREK

Kaygı Verici Gelişmeler

Kentli PKKlilerin İmralıdakinin yaşam koşullarını bahane ederek başlattıkları gösteriler devam ediyor.

Sistematik sıralamayla kimi illerde molotofkokteyli, fişekler, taşlarla güvenlik güçlerine saldırıyorlar.

Önceki gün Nusaybin, Adana, Mersin, Cizre ve Beytüşşebapta hak aramayı aşan şiddet eylemleriyle dehşet saçtılar.

Hükümet, günlerdir olayları tribünden izliyor.

Geçenlerde sorduğumuz soru hâlâ geçerli: Hükümet, kentli PKKlilerin, gösteriler adı altında, kalkışmanın provaları niteliğindeki gösterilerine karşı çıkmanın Kürt açılımına zarar vereceğini mi düşünüyor?

Aynı kaygıyla Demokratik Toplum (Kürt) Partisi Başkanı Türk (Kürt) Ahmetin son açıklamalarına yanıt vermekten mi çekiniyor?

***

DTP Başkanı Ahmet Bey; son uzun açıklamasında Ne CHP ve MHPnin statükoda ısrarıyla, ne de AKPnin tasfiye mantığı ile Kürt sorunu gibi kapsamlı bir sorunun çözümlenemeyeceğiniilan etti.

DTP böylece hükümetin açılım politikasının iflas ettiğini kanıtladı, bir.

Hükümetin davul zurna ilan ettiği kimi yaptırımlarla yetinmeyeceklerini asıl amacın başka olduğunu bir kez daha açıkladı, bu da iki.

Ahmet Beye göre, barışın anahtarı İmralıdaki terörist başı.

İnanılmaz yüzsüzlük sergilemektedir Türk (Kürt) Ahmet Bey:

Kürtlerin gözü kulağı İmralıdadır. İmralı, Kürtlerin ve toplumsal barışın en hassas noktasıdır diyebilmekte, halkın gözünün içine bakarak, hiç sıkılmadan 30 bin kişinin katlinden sorumlu eli kanlı bir hükümlüyü kahraman mertebesine yükseltecek davranış içinde olduklarını söyleyebilmektedir.

Devletin bütün kurumları, başta sorumlu hükümet; bu söylemlereİmralıdakinin yaşam koşullarını bahane ederek dağdan sokağa inen kentli PKKlilerin gösteri adı altındaki kalkışmanın ilk işaretlerini veren eylemlerine gerekli önlemleri almıyor.

Güvenlik güçlerinin eylemlere karşı görevlerini yaptığını... İçişleri Bakanı Beşir Atalayın dün söylediği gibi; huzur ve beraberliği bozmayı amaçlayan hiçbir davranışa müsamaha edilmeyeceğiniaçıklamak yeterli midir?

***

Genç haberciler; yazılı açıklamasını dinledikten sonra DTP Başkanına şu soruyu yönelttiler:

Toplumun gerilmemesini söylüyorsunuz ama İmralıdaki koşullar değişmezse toplumda bazı gerilimler yaşanır diyorsunuz. Bu tehdit değil mi?

Tabii yanıt her zamanki toplumsal barış üzerine. Biz bir gerçeği dile getiriyoruzgibi kaçamak ifadelerle!

İmralıdakinin cezaevi koşullarının düzeltilmesini istemek için makamına gelen DTP heyetine; Adalet Bakanı Sadullah Ergin, konuyla ilgileneceklerini ve cezaevinde yeniden inceleme yaptıracağını vaat ediyor.

DTP de İmralı üzerinden yeni tartışmalara, tehditlere girişebilmek için sonucu merakla beklediklerini söylüyor.

***

Kentlerde sokak savaşları sürüp giderken Danıştay, YÖKün katsayı uygulamasını iptal eden kararını açıklar açıklamaz, önce Çankayadaki AKPlide bir telaş; YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcanı çağırıyor Köşke.

Hemen sonra YÖK Başkanı Başbakanlıkta RTE ile baş başa.

Bu trafik AKPyi Adan Zye ilgilendiren konunun her şeyin ötesinde katsayı sorunu olduğunu açığa çıkarıyor.

***

Kaygıların, kuşkuların, iç savaş olasılıklarının gündemden düşmediği şu günlerde; Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç, TBMM kürsüsünde:

“…Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç zaman zaman konuşmalarında ağlıyor. Bir hükümet mensubu acaba niye ağlıyor? diyor.

Evet, Arınç ikide bir halkın önünde ağlıyor, doğru. Lakin Kamer Genç yanılmış olabilir.

İnsan elbette hayal ettiği sürece yaşıyor. Belki ağabey oldu partide ama cumhurbaşkanı, başbakan olamadığına veya:

Memleketin durumuna ağlıyordur Arınç. Kim bilebilir?

Cuma, Aralık 4, 2009

Yapanların Yazanlara Kızması Doğru Değil... ALİ SİRMEN


DÜNYADA BUGÜN

ALİ SİRMEN

Yapanların Yazanlara Kızması Doğru Değil

Başbakan medyanın kimi patronlarına kızıyor, Başbakan medyanın mensuplarına kızıyor, Başbakan köşe yazarlarına kızıyor.

Tayyip Beye göre köşe yazarları daha az yazsalar, daha çok huzur olacak.

Pek mantıklı bir düşünce gibi görünmüyor.

Çünkü uzun süredir köşe yazarlarının listesinde de, niteliklerinde de fazla bir değişiklik yok.

Ama ülkedeki huzur ortamı bu süre içinde hep aynı kalmıyor, artıyor ya da eksiliyor.

Bu değişiklikte, değişmeyen faktörlerden çok, değişen öğelerin etkili olduğu açık; köşe yazarları değişmediğine göre.. değişen ne?

Değişen, yöneticiler.

Gelen iktidarın meşrebine göre değişiyor huzur ortamı.

Ve huzur ortamını huzursuzluğa dönüştürmenin Türk siyasetinde iki şampiyonu var.

Bunlardan birincisi Menderesti, ikincisi Tayyip Erdoğan.

İkisinin dönemi de, Altan Öymenin son kitabına da başlık olan deyimiyle öfkeli yıllardır.

Menderesin öfkesi, hatta ölçüsüzlüğü, ayar tanımazlığı, ülkenin demokratik yaşamında onulması güç yaralar açtı.

Tayyip Beyinki de öyle olmaz inşallah!

***

Menderes; iktidarının ilk yıllarında büyük basın desteğine sahipti. Ama onunla da yetinmedi, herkesi, her gazeteyi denetimi altına almak istedi.

Besleme basın yarattı; parasını vererek, ilanını temin ederek, bolca kâğıt sağlayıp karaborsa imkânı yaratarak...

Basın özgürlüğü konusunun Türkiyede önem kazanması Menderesin bu girişimlerinden sonra daha da arttı.. tıpkı, yargı bağımsızlığı gibi...

Menderes; besleme basınıyla, basın üzerindeki baskısıyla gazeteleri denetlerken, devletin radyosunu tümüyle kontrolü altına almıştı.

Zaman geçti, koşullar değişti.

Yarım yüzyıldan sonra, Tayyip Bey kendi yandaş medyasını oluşturdu; kişisel ilişkilerle, yandaş medya dışında kalan organlarda kendine yandaş kalemler edindi. Bugün basının yarıdan çoğu, köşelerin dörtte üçten fazlası, eski besleme basını aratmayacak, mütareke basınına rahmet okutacak yandaş kalemlerin elindedir ve bu bile Tayyip Beye yetmemektedir.

O hepsini istiyor, kendisine karşı çıkan azınlığa tahammül edemiyor.

Biz de buradan Başbakana sesleniyoruz:

- Bizi suçlamayın, bütün bunları yapan siz, yazan biziz.

- Biz açılımı yapmadık yazdık.

- Biz gerilimi yaratmadık yazdık.

Yapanın yazana kızması aklın, mantığın ve hicabın kabul edebileceği bir şey değildir.

***

Başbakanın bu tavrı üzerine aklıma 65 yıl önce yaşadığım bir olay geldi.

Zeytinyağının, bakkallarda musluklu büyük bidonlardan şişelere doldurularak açık satıldığı o günlerde anneannem elime bir şişe tutuşturdu ve komutu verdi:

- Git Mustafendiye.. buna zeytinyağı doldursun!..

Sonra da uyardı:

- Dikkat et düşeceksin!

Dikildim:

- Düşmem..

İki adım sonra düştüm.

Anneannem başını sallayarak söylendi:

- Söylemiştim düşeceksin diye,

Ağlayarak yanıtladım:

- Hiç bile düşmeyecektim, sen söyledin ondan düştüm.

O zaman ben beş yaşındaydım, mazur görülebilirdim.

Şimdi ben de Başbakanı uyarıyorum:

- Dikkat düşeceksiniz.

Düştüğü zaman bana ağlayarak yanıt vermesin Sen söyledin de düştümdiye.

Koca adama yakışmaz böyle bir davranış.

Son bir anımsatma.

Bizde olayları yaratanlar, (yani politikacılar) onları yazanlardan (yani gazeteciler) hep şikâyet ederler. Belki de haklıdırlar. Belki de gazetecilerin düzeyi daha yukarıda olmalıdır. Hiç kuşkusuz iyi olur böyle bir şey.

Ama politikacılar düşünmelidirler ki, eğer gazetecilerin düzeyi daha yukarıda olursa, bugün kendilerinin oturdukları o koltuklarda da onlar değil, başkaları oturuyor olacaklardır.

Bu arada bu gece saat 21de Cem TVdeki Ayıptır Söylemesiprogramında Prof. Dr. Süheyl Batum ile birlikte, umumi arzu üzerine bir kez daha Altan Öymeni konuk edip Öfkeli Yılları, besleme basını ve diğer renkli konuları tartışacağımızı belirtmek isterim.

asirmen@cumhuriyet.com.tr

Cuma, Aralık 4, 2009

Adalet’e bak!.. Deniz SOM


Deniz SOM

Adalete bak!

AVUKAT ve emekli subay Erol Çiçek, Adalet Bakanlığına bir dilekçe veriyor:

DTPli Sırrı Sakık, PKKlilerin ülkeye döndükleri gün televizyona verdiği demeçte, Bu insanlar aslında mevcut yasalara göre suçlu. Ama hâkimlerin sürece zarar vermemek konusundaki gayretleriyle bu yurda dönme işi kazasız belasız atlatıldı. Şimdi iş bize düşüyor. Ankaraya dönüp, yasalardaki o maddeleri kaldırmamız gerekiyor dedi.

Yukarıdaki satırlardan da açıkça anlaşıldığı gibi kendileri bile suçlu olduklarını kabul etmektedirler. Güya teslim olan teröristler pişman olmadan, nasıl etkin pişmanlık hükmünden faydalanmışlardır?

Ceza Muhakemesi Kanununda seyyar hâkimlik ve savcılık müessesesi var mıdır?

Benim bildiğim kanunlar genel, soyut ve objektiftir. Ülkenin her yerinde herkese eşit uygulanır. O zaman bu durumu nasıl açıklayacağız? Türkiye Cumhuriyeti bu durumda bırakın hukuk devleti olmayı kanun devleti bile olmaktan çıkmış olmuyor mu? Farklı suç işleyenlere diğer ceza normları nasıl uygulanacak?

Adalet Bakanı Ali Dibo pardon Sadullah Ergin adına tetkik hâkimi Ali Çalık şu yanıtı veriyor:

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 138. maddesinin 2. fıkrasında Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz hükmünün yer aldığı, yargı yetkisi ve takdir hakkına ilişkin hususlarda Bakanlığımızca yapılacak bir işlem bulunmadığı, adli yargıda görülen davalarla ilgili taleplerin doğrudan mahkemesine, temyiz incelemesine ilişkin taleplerin ise Yargıtay ilgili dairesine yapılması gerektiği, yürütülmekte olan soruşturmalara ilişkin taleplerin doğrudan yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına yapılması gerektiği, bu konuda bakanlığımızca yapılacak bir işlem bulunmadığı...”

Adalet Bakanlığının yanıtından bir şey anlamadıysanız hemen özetleyelim: Hiçbir organ nakli için hiç kimse bir genelge yayımlarsa adli davalarda görülen yetkinin takdir hakkı savcılıklarda olup temyiz incelemesine ilişkin taleplerde ise Bakanlıktan Türkçe anlama ve yazma kursları açması beklenmemelidir.

Ahlaksızlık ve namussuzluk üzerine

CUMHURİYETTE yayımlanan ve telekulak rezaletlerini konu alan Korku İmparatorluğu yazı dizisinin ardından Cumhur Utku şu yorumu yapıyor:

Özel ve tüzel kişileri gizlice dinlemenin (savaşlar dışında) ahlaksızlık olduğunu herkes bilmektedir. Dinlemenin hukuksuzluğu ayrıca tartışılır. Savaşta olup olmadığımız da... Devletin olanaklarını ve kamu hukukunu kullanarak, kendisine siyasi ve sosyal çıkar sağlayanlar bu ahlaksız eylemleriyle, milli egemenliğin ana ilkesi olan onurlu millet olmayı ve milli eğitimin esası olan onurlu insan yetiştirmeyi de yok etmektedir.

Kimler, hangi müsaadeyle ve hangi maksatlarla yaparlarsa yapsınlar, telefonların dinlenmesi bilinçli yapılan bir namussuzluktur.

Suç yaratabilmek için dinleyenleri, izleyenleri ve vatandaşı susturanları yargılamadan Türkiye düze çıkamaz.

Ahlaksızlar ve namussuzlar bir an önce bulunmalı ve derhal yargılanmalıdır!

Bu vesileyle, telefonların iktidar adına dinlenmesini Amerikadan Türkiyeye ihraç ederek Ankarada Telekulak İletişim Başkanlığının kurulmasına ilk harcı koyan zatı muhterem FBI Başkanı Robert Muellerin de kulaklarını çınlatalım.

Cuma, Aralık 4, 2009

Tayyip Bey’in En Sevdiği Köşe!?..AHMET TAN


GÖRÜŞ

AHMET TAN

Tayyip Beyin En Sevdiği Köşe!?

Cumhuriyet okuruna can kurban

Mektubu döşenmiş:

Cumhuriyette haftada bir yazmakla Başbakanın en sevdiği köşe yazarı adayı olmaya hak kazandınız. Şimdi yapmanız gereken hazretin 2. tavsiyesini de yerine getirmektir. Millet, devlet ve barış düşmanı olmadığınızıkanıtlamaktır.

Kolaylıklar dilerim.

Hacer A. Yılmazer - Kadıköy

Belli ki, okurun dikkatinden kaçmış.

Bu köşe, Başbakanın takdirini kazanmak için bir başka nedene daha sahip:

Hem haftada 1 yazılıyor.

Hem de mübarek cuma günleri yazılıyor.

***

Aslında Başbakan yazıdan da, yazardan da hoşlanmıyor.

Mümkün olsa da, Hiç yazmasalar!diyecek ama diyemiyor.

Onun için en iyi yazar; en az yazan, hatta hiç yazmayan yazardır.

İlhan Selçuk gibi Mustafa Balbay da epeydir, Tayyip Beyin gözünde en makbul yazar haline gelmiştir.

Ama İlhan Abi de, Balbay da daha önceki yazılarıyla ve arada yazdıklarıyla Tayyip Bey ve onun gibilerin huzurlarını kaçırmaya devam edecektir.

Çünkü söz uçar. Yazılar ve yazarlar kalır.

Bilimsel olarak öğrenmenin çok yolu var:

- Ezberleme, koşullanma, taklit, özdeşleşme, sınama, yanılma...

AKP 7 yıldan beri kıra-döke, döke-saça öğrenmeye devam ediyor.

Milyonlar, dökülüyor-saçılıyor Deneyim, ancak milletin kesesinden ve böyle kazanılıyor.

Hükümetin bir bakanı aşı kampanyası başlatıyor. Dışarıdan 43 milyon birimlik aşı getirtiliyor.

Hükümetin başı ise kampanyayı açıkça sabote ediyor:

Ben yaptırmam. Torunuma da yaptırmam!

- Neden?

- Amerikadaki aşı daha güvenli de ondan!..

Oraya git o zaman!

Nitekim gidiyor da

Pazartesi günü huzurda olacak.

Obama ile Afganistan için kelle pazarlığınaoturacak.

Tayyip Bey gibi Obama da sınama yanılma ile öğreniyor.

AKPnin deneyimi belki artıyor...

Ama halkın dökülüp saçılan milyonları-milyarlarına bir de toplumsal düzenin bozulması ve artan kargaşa tehdidi ekleniyor.

***

Amerikalı Edward Thorndike, sınama-yanılma yöntemini 1940 yılında yaptığı uzun ve yorucu kedi deneyleriyle buldu.

Kediler özel mekanizması olan hileli kutulara hapsediliyor. Bu kutulardan nasıl ve kaç dakikada kurtulabildikleri kedilerin öğrenme derecelerini belirliyor.

Kutu kapaklarının açılması, içeriden bazı düğmelerin, kolların, iplerin oynatılmasına bağlı.

Kediler önce bu mekanizmalara gelişigüzel saldırıyorlar. Birkaç girişimden sonra, aynı hareketi yapmaktan vazgeçip yeni noktalara yöneliyorlar. Thorndike, bir kedinin, yaptığı yanlışı nasıl aklında tuttuğunu... Öteki mekanizmalara nasıl yöneldiğini uygulama-sonuç yasasıile açıklıyor:

- Bir kedi çeşitli yanlışlardan sonra bulduğu doğru hareketi fark eder ve bunu tekrar etmeyi sıklaştırırsa...

- Ve bu tekrarlar arasındaki süre kısalırsa, öğrenme süreci başlamış demektir.

- Ancak kediye öğrendidemek için sonucun iyiolması ve kedinin kutudan kurtulması şarttır.

AKP 7. yılın sonunda Kürt sorunudiye daldı...

Sonra çark edip önce demokratik açılıma, sonra da kendi eliyle yarattığı kargaşayı fark ederek

Birlik ve kardeşlik açılımınayöneldi.

AKP, iktidarını sınama-yanılmaile sürdürüyor.

Ama sınama-yanılmakediler için!

Üstelik Başbakana göre de kediler mekruh!

Perşembe, Aralık 3, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Halis Toprak Faciası


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN     3 Aralık 2009

Halis Toprak Faciası

Sevgili okuyucularım, Halis Toprak ismini mutlaka biliyorsunuz. Gündeme son olarak kendisinden çok genç bir hanımla yaptığı evlilikle geldi. Türkiye’nin önde gelen sanayicilerinden biriydi. Bankası, fabrikaları, otelleri, köşk ve yalıları vardı. Sonra bir sürü olaylar oldu; o da TMSF’nin kucağına düştü… Ve yanında binlerce kişiyi çalıştıran bir işadamı resmen batırıldı. Allarına eş kondu, fabrikaları kapandı. Evindeki eşyalar bile hacizle kaldırıldı.

Hemen belirteyim, Halis Toprak bugünkü iktidar partisinin adamı değildi. Onlardan olsaydı, bu işlerin hiçbiri başına gelmezdi. Arada sırada konuşup bu iktidarı eleştirdi… Ve aldı başına belayı!..  

Halis Toprak başına gelenleri ve uğradığı haksızlıkları tek tek topladığı 48 sayfadan oluşan bir kitapçık hazırlamış ve bana da göndermiş.

Üşenmedim, sonuna kadar okudum. Okuyunca inanmakta zorlandım.

TMSF ile uzaktan yakından ilgim yok. Bu kuruluşu sadece basından izlerim. Bütün âleme, özellikle büyük işadamlarına ve patronlara büyük korku salmıştır. Ben Hürriyet’te yazarken, gazetenin genel yayın yönetmeni olan şahıs tarafından sürekli uyarılırdım. “Aman gözünü seveyim, Malîye Bakanlığı’na ve TMSF’ye dokunma. Onlarla işimiz var.”

Maliye’den korktuklarını anlardım da, TMSF’den niye korktuklarını bir türlü algılayamazdım. Sonunda dayanamayıp sordum: “Batık durumda olmadığımıza göre TMSF’den niçin korkuyorsunuz?” Yanıt ilginçti: “Uzanların Star televizyonunu TMSF’den alacağız. Çok kârlı bir iş olacak. Onları kızdırmamak gerek.” Nitekim sık sık bu kuruluşu öven haberler çıkar, kuruluşun başındaki Ahmet Ertürk’e övgüler düzülürdü. Sonunda televizyonu almayı başardılar!..       

                                                          ***

Burada ismini de açıkça vereceğim çok eski bir dostum var. Erol Hürbaş, Hazine Genel Müdürü olarak görev yapmış, emekli olunca İmar Bankası’nın yönetim kurulu üyesi olmuştu. Banka battı. Dostum, konumu nedeniyle iki yıl hapis yattı, yargılandı ve beraat etti. Beraat kararı Yargıtay tarafından onanıp kesinleşti. Aradan yıllar geçti. Hâlen de (bütün aile bireyleriyle birlikte) TMSF’nin elinde esir. Düşünün ki, mühendis oğlu bir işe girip maaş alamıyordu. Ailenin her şeyi haciz altında. Emekli maaşı dışında gelir elde etmesi mümkün değil.

Kesinleşmiş beraat kararına karşın, tüm aile hâlen TMSF işkencesi altında inlemeyi sürdürüyor. Böyle nice aileler, nice işadamları var.

Buradan yine geçelim Halis Toprak’ın kitapçığına. Dikkat ediniz, Bana gönderdiğine göre, Halis Bey, bu kitapçığı bütün medyaya, gazetecilere göndermiş olmalı. Ama ben bundan söz edildiğini hiçbir yerde tanık olmadım. Niçin?.. Çünkü medyamızın bir bölümü zaten bu iktidara angaje olmuş, geri kalanları ise korku içinde yayıncılık yapıyor. Kitapçıkta anlatılanları asla gündeme getiremezler, soramazlar, irdeleyemezler.

Bundan belli ki 15–20 yıl önce bir kez tanışıp söyleşi yaptığım, hayatım boyunca başka zaman görmediğim Toprak’la hiçbir yakınlığım ve ilişkim olmadığını hemen belirteyim. Şimdi gelelim Toprak’ın yazdıklarına. Daha doğrusu feryadına biraz kulak verelim.

Yazdıklarının tamamının belgeli olduğunu vurgulayan Halis Toprak şöyle diyor:

“Biz Türk lirası olarak yatırım kredisi aldık. TMSF bize dolar almışız gibi işlem yapıyor, bizden 753 milyon dolar istiyor. Biz, borcumuzun tümünü ödediğimiz gibi, 674 milyon lira alacaklıyız. Üzerimize dünya tarihinde görülmemiş bir faiz uygulanıyor. Ahmet Ertürk taşınmaz mallarımızı çok ucuza ve hukuka aykırı olarak satmaktadır. (Bu konuda Tayyip’e yakın işadamı Remzi Gür’e kelepir fiyata armağan edilen Boğaz’daki Aslanlı Köşk, Toprak Holding binasının Sabah ve atv’nin sahibi Ahmet Çalık’a armağan edilmesi gibi örnekleri ve daha nicelerini veriyor.)

Ahmet Ertürk gibiler sanayinin başına musallat edilirse, sanayi iflah olmaz. Ertürk bir afettir. Allah kâfirin başına vermesin. Varlık düşmanıdır. Batırdığı 50 milyar doların hesabı kendisinden sorulmalıdır. Toplumun kaynaklarını böylesine yok eder.

Maliye Bakanı’na çağrıda bulunuyorum. Bana üç, TMSF’ye üç müfettiş göndersin. Çıkacak rapora razıyım. Herkes borçludur ama biz alacaklıyız. Sen hâlâ yakamızı bırakmıyorsun…

                                                          ***

Halis Toprak bu kitapçığı okuryazarlığı fazla olmayan biri olarak yazmış. Ancak, içinde anlattığı olaylar vahim. Ancak, içinde anlattığı olaylar vahim. Büyük malvarlığının hangi AKP’lilere, onların yakınlarına ve yandaşlarına peşkeş çekildiğini, ucuza satıldığını, hatta bazı iktidar milletvekilleri tarafından kendisine mallarının ucuza kapatmak amacıyla şantaj yapıldığını iddia ediyor. Hele bir de AKP Milletvekili Salih Kapusuz olayı, AKP’li bakanlardan Mehmet Aydın’ın damadı olayı var ki!

Eğer bir ülkede adına “Devlet, adalet, hak, hukuk” denilen kavramlar varsa, bu kavramlar birleri tarafından para, rant ve siyasi çıkar uğruna toprağa gömülmediyse, ilgili makamlar “Acaba Halis Toprak doğru mu söylüyor, yoksa yalan mı” diyerek bu işin üzerine gitmeli, gerçekleri ortaya çıkarmalı ve kamuoyuna açıklamalıdır.

Eğer yazdıkları doğruysa vahimdir. O takdirde TMSF ve onun başındaki Ahmet Ertürk, değilse Halis Toprak hesabını vermelidir. Toprak kitapçığın son sayfasında şöyle diyor:

“Biz Ertürk gibi belgesiz değiliz. Bahsi geçen resmi belgenin hepsi mevcuttur. Talep edildiği takdirde gönderirim.”

Hükümet şimdi buyursun, iddia edilen bu rezaletin, yağmanın büyük peşkeşin üzerine gitsin.

Kim gidecek, kim!..
http://erdem43.blogcu.com

Perşembe, Aralık 3, 2009

Huzurun Koşulu... CÜNEYT ARCAYÜREK


GÜNCEL

CÜNEYT ARCAYÜREK

Huzurun Koşulu

Sayfa sayfa yorumlar, iki haber kanalında köşe yazarlarının katılımıyla saatlerce süren programlar

Köşe yazarları Başbakanın grup konuşmasını yanıtlıyor.

Sanki ilk kez Başbakan gazetecilere yükleniyor.

Sinirlenmesinin, öfkelenmesinin nedeni Mehmet Tezkanın köşesinde, Siyasetçiler ne kadar az konuşursa ülke o kadar huzur bulurdiye yazması.

Siyasetçi deyince kendinden başkasını gözü görmeyen RTE; vay sen misin bana böyle diyen hesabı, köşe yazarlarını aşağılamak için aklına ne gelirse söylüyor.

Oysa Mehmet Tezkan insaflı davranmış. Genel olarak siyasetçilerin çok konuşmasından yakınmış.

Genelleme yapmaz, doğrudan RTEyi hedef alır. Kimi günler iki-üç kez, çok konuşuyorsun. Her konuşmanda da ülkeyi gerecek bir şey icat ediyor, geniş tartışmalar çıkararak huzuru bozuyorsun diye yazabilir. Haftada bir iki kez konuş.. ülke huzur bulsun diyebilirdi.

***

Bu kafa nasıl bir kafa ise; fikirden, bilgiden yoksun diye suçladığı muhalefet partilerini beğenmez.

Medya mı? RTE için varlıkları sakıncalı. Elinden gelse -yalaka, yandaşlar dışında- yazarı çizeri bir kaşık suda boğacak!

Varsa yoksa kendisi. Bilgi onda, fikir onda, ülke sevgisi mi, yalnız ve yalnız onda.

Siyaset dehası mı? Ekonomi, sosyal olayların çözümü mü? Üstüne yok!

RTEnin gözüne girenler, takdirlerine mazhar olanlar ne yapıyor? Dümen suyunda gidiyor, hatalarını, yanlışlarını, ülke yönetimindeki aksak yanlarını görmezden geliyorlar.

Kimi zaman bu bile yeterli olmayabiliyor.

Çünkü hatasız kul olmaz kuralını yıkıp geçen bir siyasetçidir RTE; yandaş, yalaka kalemlerden en ufak bir eleştiriye bile dayanamıyor.

Uğruna onurunu iki paralık eden yandaşa yalakaya hemen zehir gibi sözlerle saldırıyor.

***

RTE asıl amaçlarını gizlemekte de usta.

Örneğin meslek liselerinden mezun olanların istedikleri fakülteye girmelerini sağlayacak katsayı düzenlemesini Danıştay iptal etti.

RTE ve dinci basın hep bir ağızdan Danıştaya yükleniyor. Herhangi bir meslek okulu mezununun önünü kapatmakla suçluyorlar Danıştayı.

Oysa RTEnin asıl derdi imam hatiplerden çıkanların ilahiyat fakülteleri dışındaki fakültelere gitmelerini sağlamak!

Siyasal kurnazlık yapıyor RTE; sadece imam hatiplere bu olanağı sağlamadığını göstermek için bütün meslek okullarını ön plana çıkararak asıl amacını kamufle ediyor.

***

Yaptıklarını yapacaklarını savunmak durumuna düştüğü zaman derhal ulusal iradeye sığınıyor. Ulusal iradenin partisini ve kendisini görevlendirdiğini savunuyor.

Fakattt.. örneğin söz İsviçredeki minareleri yasaklayan referanduma gelince RTEnin ulusal iradeye bakışı değişiyor.

Minare konusunun referanduma konulamayacağını savunuyor.

Bu bakış açısında acaba yanlışlık yok mu? Türkiyede yüzde 47, yüzde 38 oy alarak tek başına iktidara gelince ulusal irade şahane!

İsviçredeki referandumla ulusal iradeyi yansıtan minarelere yüzde 56 oyla yasak kararı çıkınca sonuç.. tu kaka!

Minare yasağının demokrasi, insan hakları ve evrensel değerlere aykırılığını savunmak başka, konu minare veya cami olunca bunun referanduma girmeyeceğini savunmak, ulusal iradeden yan çizmek, başka.

Ulusal irade minareye kadarmış dedirtmemek gerek!

Perşembe, Aralık 3, 2009

Üç Komutan... HİKMET ÇETİNKAYA


POLİTİKA GÜNLÜĞÜ

HİKMET ÇETİNKAYA

Üç Komutan...

2002-2004 döneminin kuvvet komutanları Özden Örnek, İbrahim Fırtına ve Aytaç Yalman tanık mı yoksa şüpheli mi?

Mustafa Balbay, 273 gündür tutuklu...

Balbay, Ergenekon davasında savunmasını yaparken sormuştu:

Ben günlüklerim nedeniyle buradayım, Örnek Amiral nerede?

Ben, Balbayın sorgusu başlamadan üç ay önce aynı soruyu sormuştum.

En son haberlere göre, üç komutan Ergenekon savcılarına ifade vermek için gelecekler...

Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar, üç komutana ne soracaklar?

Büyük olasılıkla, Yakamoz, Ayışığı, Sarıkız darbe planlarını...

Peki, komutanlar ne yanıt verecekler?

İşte düğüm burada...

O dönemi anımsamaya çalışıyorum.

Böyle bir darbe olasılığından, AKP hükümetinin haberi var. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, darbe tabanıoluşturmayı amaçlayan komutanları oyalıyor. Bir başka deyişle darbenin önünü kesiyor.

Şu anda dönemin Jandarma Komutanı Şener Eruygur, hükümeti devirmek için örgüt kurduğu savıyla yargılanıyor. Yine aynı davada tutuklu ve tutuksuz bazı askerler var, sivillerle birlikte.

***

Milliyetten Aslı Aydıntaşbaşın aynı dönemde ABDnin Ankara Büyükelçisi Eric Edelmanla yaptığı söyleşi bence çok önemliydi. Edelman, Aydıntaşbaşa şöyle diyordu:

2004 kışı ve 2005 ilkbaharında AKP liderliğine yakın isimler birkaç kez darbe olabileceği kaygılarını iletti. Ancak ne olduğuna ilişkin somut bir veri ve kanıt yoktu.

Edelman, 2004-2005 yııllarında kendisiyle görüşen AKPlilere ABD olarak darbeyi desteklemeyecekleri garantisi verdiğinisöyleyip rahatlatıyor.

Edelman devam ediyor:

Darbe planladığı iddia edilen kuvvet komutanları benimle görüşmediler... Eğer gelselerdi, ABDnin hükümetlerin devrilmesi için anayasa dışı yollara başvurmasına karşı olduğunu söylerdim.

Seçimle gelmiş bir siyasal iktidar, darbe duyumları üzerine ABD Büyükelçisine gidiyor...

ABD Büyükelçisi Edelman da sömürge valisi gibi konuşuyor.

Darbe duyumları alan bir hükümet ne yapar?

Başta Genelkurmay Başkanı Özkök olmak üzere tüm komutanları görevden alır!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğana yakın adlar ohçekip ayrılıyorlar Edelmanın yanından...

O gece mışıl mışıl uyuyorlar ABD Büyükelçisinin İçiniz rahat olsundemesi üzerine...

***

Hak ve Eşitlik Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu önceki akşam HaberTürkte Fatih Altaylının sorularını yanıtlıyordu.

Altaylı sordu:

Diyelim ki siz başbakandınız ve o muhtırayı Büyükanıt size vermişti, ne yapardınız?

Emekli bir asker olan Pamukoğlunun yanıtı şu oldu:

Bir saat sonra onu evinden aldırıp karşıma getirtirdim. Ben Hemen istifanı ver, yoksa tart ederimderdim. Bu kadar. Artık darbe marbe işlerini bıraksınlar. Biz çekirdekten yetiştik. Ordu konuşmaz. Atatürkün Elde tüfek üstte üniforma siyaset yapılmazsözünü aynen aktarıyorum.

Öteden beri söylüyorum, asker askerliğini yapacak, siyasetçi ise siyasetini!

Seçimle gelen iktidar seçimle gider!

Askeri darbelere de karşıyım, sivil baskıcı iktidarlara da...

Demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak görüyorum...

Pamukoğlu, AKPlilerin darbe hazırlığıduyumları üzerine, ABD Büyükelçisi Edelmana gitmelerini ise şöyle yorumladı HaberTürkteki Teke Tekprogramında:

Türkiye sanki ABDnin sömürgesi, Edelman da sömürge valisi!

***

Mustafa Balbayın elinde ne top, ne tüfek vardı...

Sadece 1999 yılından beri yazdığı günlükleri. Balbayın sorguda anlattığı gibi, günlüklerin üzerinde oynanmıştı.

Balbay içeride, komutanlar dışarıda!

Özden Örnekin günlükleri çok önemli. Emekli komutan, günlükler benim değildese de bana pek inandırıcı gelmiyor.

Özden Örnek, kendisini savunurken ne diyecek?

Adım gibi biliyorum, şöyle yanıt verecek:

Günlükler benim değil!

hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr

Faks numaramız: 0212 343 72 69

Perşembe, Aralık 3, 2009

Minare Boyu Ayıplar... ALİ SİRMEN


DÜNYADA BUGÜN

ALİ SİRMEN

Minare Boyu Ayıplar

İsviçredeki minare referandumu, o ülkenin minare boyu ayıbını ve geleneksel hoşgörüsünün nasıl yalan olduğunu dünya âleme ilan etti.

İsviçreliler camilere minare yapılmasını halkoyuyla yasakladılar.

İsviçreliler başka dinlerin mabetlerine tahammül edemiyorlar.

Minare boyu ayıp bu kadar açık, bunu örtmek için ileri sürülen gerekçelerin hepsi minare boyu sahtekârlık.

Ama bizlerin de, bu hoşgörüsüzlüğe, bu bağnazlığa ses çıkaracak halimiz yok. Çünkü bizim ayıbımız da onlarınki gibi minare boyu. Melih Aşık dünkü Açık Pencere”sinde Prof. Yılmaz Esmerin bir buçuk yıl önce yayımlanan Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırmasıanketini anımsatıyordu.O ankette halkımızın yüzde 66sının dine inanmayan, yüzde 62sinin Yahudi ve yüzde 52sinin Hıristiyan komşu istemediği vurgulanıyordu.

Daha sonra aynı yönde yapılan araştırmalar da, benzeri sonuçlar vermişti.

Evet İsviçrenin minare boyu ayıbını yüzüne vuracağız, ama aynı konuda bizim ayıbımızın da aşağı kalır yanı yok.

***

Tabii ki, bizim ayıbımız İsviçreninkini, onların ayıbı bizimkini meşru kılmıyor.

İsviçrenin tavrı, aslında Avrupadaki ya da dünyanın İsevi kesimindeki tehlikeli bir genel eğilimi yansıtıyor, yalnızca o ülkeye özgü değil.

Ve bu İslamofobinin ardında kimi önyargılar ile art niyetlerin bulunduğunu da yadsıyamayız.

Ama İslam dünyasının verdiği görünümden korkanları da abartıyorlar diye kınamak pek kolay değil.

Minare tartışması sırasında şu dizeleri ve onları meşhur edeni de anımsamak gerek: Minareler süngü / kubbeler miğfer / camiler kışlamız / müminler asker.

Referandumda hayırı savunanların sık sık başvurdukları dizeler bunlar.

Ama denebilir ki, Bırak çıkan sonucu, inanç özgürlüğünün kendisinin referandum konusu yapılması bile bizatihi kendi başına büyük bir ayıptır ve anti-demokratiktir.

Temel hak ve özgürlüklerin tümü gibi, inanç özgürlüğü onun demokrasi içindeki kurumu olan laiklik de, referandum konusu yapılamaz, yani bir demokraside halka laiklik olsun mu, olmasın mı diye sorulamaz. Minare yasağı da, laiklik ilkesine aykırıdır. Kilisenin kulesinin yükselmesine ses çıkarmayan İsviçre, orada pek sevilen deyimiyle tarafsızlık (nötralite) ilkesi gereği minareye de ses çıkaramaz.

***

İsviçre yalnız minare referandumunun bizatihi kendisiyle de ayıp etmiştir. Bu açık. Ama bu ayıbın karşısında, halk laikliği istemezse tabii ki laiklik de elden giderdiyenler de aynı ayıbın içinde olduklarından pek ağızlarını açamamalıydılar.

Ama açtılar. Temel hak ve özgürlüklerin halkoylaması konusu yapılamayacağını söyleyen AKPliler bu arada kendi ayıplarını unutarak, onlara bir ayıp daha eklediler.

Bu arada Egemen Bağış zengin Arap Müslümanlara çok fiyakalı bir çağrıda bulundu:

- Paralarınızı İsviçre bankalarından çekin, bize yatırın!

Egemen Bağış benim oğlum yaşında ya da civarında olduğundan beni hitap şeklimden dolayı mazur görsün ama ona birkaç çift lafım var:

- Bak Egemen Bey evladım, sen bu işi fazla anlamışsın, bu bankalarda parası bulunan Müslümanlar, dünya finans sistemiyle fevkalade haşır neşir olmuş durumdadırlar. Öyle bir şey yapmazlar.

Hatırlayalım. Ortadoğu savaşında Batı, İsrail yanını tutunca, petrol fiyatlarına zam yapan bu zengin Araplar paralarını yine büyük Batı bankalarına yatırdılar. Petrol fiyatının yükselmesinin bedelini yoksul dünya ve Türkiye gibi Müslümanlar öderken o bankaların ülkeleri semeresini yediler.

Şimdi hepimiz bilelim ki, İsviçre son zamanlarda, dünya bankacılık sistemi içindeki yerini yitirdiyse eğer, o paralar minare referandumu olmasa da çekilir, yitirmediyse, referanduma rağmen orada dururlar.

İsviçre zengin Arapın parası için en güvenli en avantajlı yerse, onlar minareye falan aldırmaz. Diyeceğim o ki:

- Zengin Arap parayı yine oraya yatırır, garip Müslüman Türk de buna şaşırır.

asirmen@cumhuriyet.com.tr

Perşembe, Aralık 3, 2009

İdeolojik Olarak Bakan Kim?... EMRE KONGAR


AYDINLANMA

EMRE KONGAR

İdeolojik Olarak Bakan Kim?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Danıştayın katsayı kararı için Bu karar tamamıyla ideolojik bir karardır demiş.

Danıştay, imam hatip okulu mezunlarını da ilgilendiren kararında, meslek okulu mezunları ile klasik lise mezunlarının üniversiteye girişteki katsayı puanlarını eşitleyen YÖK kararını, Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmişti.

Farklı eğitim alan mezunların aynı koşullarla üniversiteye girmeleri sadece Anayasanın eşitlik kuralına değil, eğitimin evrensel ilkelerine de aykırıydı.

Bütün dünyada eğitim, evrensel olarak meslek eğitimi ve klasik eğitim olarak ikiye ayrılır ve her iki eğitim sisteminden mezun olanlara, bu tercihlerine göre farklı seçenekler sunulur.

Farklı eğitim alanlar, fark derslerini vermedikçe, kendilerinden başka eğitim görenlerin haklarına sahip olamaz.

Buradaki ana sorun, iktidarın imam hatip okullarını bitirenlere hem meslek okulu hem de klasik lise mezunlarına tanınan hakları vermek istemesinden kaynaklanmaktadır.

YÖKün yaptığı yanlışlığı biraz daha abartarak vurgulamak gerekirse, farklı lise mezunlarına aynı hakları vermek, hukuk mezunlarına doktorluk, tıp mezunlarına da avukatlık stajı hakkı vermek kadar hatalıdır.

Bu yanlışlığın altında da imam hatip eğitimini yaygınlaştırmak arzusu yatmaktadır.

Nitekim imam hatip öğrencilerinin artık imam değil, mühendis, doktor, hâkim, savcı, kaymakam, vali, polis müdürü olmak istedikleri hem kendi ifadelerinden, hem de yapılan araştırmalardan açıkça ortaya çıkmıştır.

İşte Danıştayın kararı bu yanlışlığı düzelten bir adımdır.

Hem hukuka hem de eğitimin evrensel ilkelerine uygundur.

Üstelik de henüz yargı süreci bitmemiştir:

YÖKün bu karara itiraz hakkı bulunmaktadır.

***

Ne yazık ki AKP, imam hatip okullarını kendiarka bahçesigörme alışkanlığından vazgeçmemiştir.

Ayrıca, zaten adalet mekanizmasını tümüyle denetime almak isteyen, bu nedenle de yüksek yargı organlarını sık sık eleştiren iktidar, bu vesileyi de Danıştaya saldırmak için kullanmıştır.

***

Başbakanınİdeolojik karareleştirisine Danıştay özet olarak şu yanıtı vermiştir:

...Danıştay, sadece hukukun üstünlüğünü hedeflemekte, siyasi ve ideolojik kaygılarla karar verdiği yolundaki suçlamayı kesinlikle hak etmemektedir.

Bu bağlamda, yargı kararını siyasi ya da ideolojik bir karar olarak nitelendirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Aslında Danıştay Evet bu karar ideolojiktir: Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti ideolojisinden yanadır deseydi daha da iyi olurdu.

***

Başbakanın Danıştayı suçlamak için kullandığı İdeolojiksözcüğüne (kendi ideolojisi çerçevesinde) olumsuz bir anlam yüklediği anlaşılmaktadır.

Oysaideolojiterimi, ister halk dilindeki olumsuz ister bilimsel anlamıyla nötr olarak kullanılsın, asıl Başbakan İdeolojik bir eleştiri yapmaktadır:

Çünkü Başbakanın yargıya ve Danıştaya bakışı bütünüyle İslami İdeoloji çerçevesindedir.

Bunu bugüne kadar yaptığı pek çok açıklamada da görmek olanaklıdır:

Daha başka örnekler de vardır ama Başbakanın Danıştayın türban kararıiçin Ulemaya sorun dediği henüz belleklerdeki tazeliğini korumaktadır.

ekongar@cumhuriyet.com.tr

Perşembe, Aralık 3, 2009

Çağdaş ve İlkel... ORHAN BURSALI


BİLİM ve SİYASET

ORHAN BURSALI

“Çağdaş ve İlkel”

Köşe yazarlarına bindirmesinden önce, İsviçredeki minare referandumunun sonucu üzerine ne düşündüğünü merak ettim. Gecikmedi, o konuda da laf etti, biraz gecikmiş de olsa: Çağdışı, ilkel bir anlayışın tezahürü...” Niye, diye sormayın.

Bir referandum yapılmış ve İsviçrede bazı bölgelerde milli irade, yüzde 57 oranında, yeni mineralerin yapılmasının yasaklanması yönünde tecellietmiş!

Milli irade, Başbakanın hemen her şeye karşı kullandığı en büyük silah değil miydi?

Sadece Başbakanın mı? Bütün AKPnin! Ve sürü sepet köşe yazarlarının!

Erdoğan buldozer gibidir bu konuda! Ne Anayasa Mahkemesi, ne Danıştay, Ne Yargıtay! Dahası ne anayasa ne anayasal kurumları yöneten atanmışlar!

Bunların hepsine ben milli iradeyi temsil ediyorum, sen de nesin, necisinbiçiminde, posta atmışadamdır Erdoğan!

Şimdi bakıyorum, liberalköşe yazarları, İsviçrede milli iradenin bu şekilde tecellisi karşısında milli iradenin her şey demek olmadığını, salt ona dayanmanın yanlış olduğunu yazıp çizmeye başladılar. İsviçredeki sonuçlar karşısında bir balans ayarı”. İyi, hukuka ve parlamenter demokratik sisteme karşı milli iradelafazanlıklarını ve otoriter/diktatoryal yaklaşımlarını hizaya getiren bir sonuç var şimdi elimizde!

İsviçrede her şey referanduma sunulabiliyor. Biz sadece minare kısmını biliyoruz, geriye doğru araştırırsanız daha nelerle karşılaşırsınız ama onlar bizimkileri ilgilendirmiyor!

***

Başbakanda kalalım: Çağdışı, ilkel bir anlayışın tezahürü...Ne güzel demiş! Demek sandıktan çıkan sonuç Çağdışı, ilkel bir anlayışın tezahürü...” olabiliyormuş!

Olabiliyormuş ama Başbakanın bir referandum konusunda bir sınırlaması var: Bunlar doğuştan kazanılmış haklardır, referanduma gitmez ... Bu ne demek şimdi?

Şüphesiz ki artık yeni minare yapılmasındiye bir referandum zırvalıktır. Minare aracılığıyla aslında dine de dokunuyorlar.

Ama İslam dini referanduma götürülmedi! Minare, ezan vaktini bildirmek amacıyla, saatin olmadığı devirde herkes duysun diye yüksek yapılan bir yapı! Bir yazar artık minare herkesin kolundadiye yazmıştı!

Başbakanın tarifleri hep din üzerinden! Çağdışı, ilkel bir anlayış...” sözcüklerini de din üzerinden sarf ediyor.

Ama demokrasinin, parlamenter demokrasinin temel ilkeleri/ güçleri karşısına milli iradeyi çıkartırken,ben seçildim, istediğimi yaparımtavrını sürdürürken, hiç de çağdışı bir anlayış sergilemiyordu! Demek, Çağdışı, ilkel bir anlayış Başbakan için değişken bir kavram...

Köşe yazarları konusu!

Mehmet Tezkan bayram günleri için bir saptamada bulunmuş ve siyasetçiler az konuşunca ülke rahatlıyor demişti...

Durur mu! Hemen karşı saldırıya geçti: Bu tezleri ileri sürenler, millet, barış, devlet düşmanlarıdır... Köşe yazarları ne kadar az yazarsa, ülke o kadar rahatlar!..

Hadi bakalım! Başbakanın bu sözleriyle, İsviçredeki referandum sonuçlarına yönelttiği çağdışı ve ilkel anlayış arasında bir fark var mı sizce?

Şimdi bir hesap yapalım: Gazete, TV ve internet siteleri, medyanın yaklaşık yarısı, başbakan ve iktidar yanlısı.. Orada yazıp çizenlerin hemen hepsi, iktidar yanlısı. Övgü baba övgü!

İktidar yanlısı olmayan veya ortada olan medyadaki köşe yazarlarının da en az yarısı iktidara destekçi veya tarafsız!

Yani köşe yazarlarının yüzde 75i başbakana çalışıyor..

Ama o yine de doymuyor! İstiyor ki karşı çıkan kimse olmasın! Hepsi bana çalışsın!

Demokrasilerde basının görevi eleştirel durmaktır. Bu Türkiyede yok! Ama var olan azınlığı da millet, barış, devlet düşmanı ilan ediyor ve haftada bir kez yazmalarını istiyor! Başbakan konuşurken, acaba aynada hiç kendisini merak ediyor mu?

***

23 Kasım tarihli yazımda demiştim ki:

Konuş konuş konuş... Yat kalk konuş /Gez dolaş bağır... Saldır saldır saldır...

Buna nasıl insan dayanır, canlı dayanır, toprak dayanır, toplum dayanır, kurum dayanır.

Günde bir vakit değil, beş vakit değil, günde 10 vakit!

Buna nasıl ülke nasıl dayanır.

Tezkana katılıyorum: Başbakan, haftada bir konuşsun, demokrasi ve demokrasinin gereği için!..

Bütün köşe yazarları aleyhte yazsa, Başbakanın muazzam icra gücünü dengelemek mümkün değildir!

obursali@cumhuriyet.com.tr
« Önceki ::
Image Hosted by ImageShack.us
Subscribe to updates < / a>