Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

http://erdem43.

Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar - Blogcu




Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar

Saturday, Kasım 7, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Şu Bizim Mehmet Ali Birand!


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN    7 Kasım 2009

Şu Bizim Mehmet Ali Birand!

Mehmet Ali, Doğan Grubu’na bağlı iki televizyon kanalının başında. İlki Kanal-D. Burada haber müdürü ve sunucu. İkincisi ise, kamuoyunda CNN-Kürt adıyla bilinen CNN-Türk. Uğur Dündar ise aynı grubun Star televizyonunun haber yöneticisi. Geçen gün bu Mehmet Ali bir açıklama yapıp Uğur Dündar gibi gerçek bir haberciyi “Haber hırsızlığı” ile suçlamasın mı!

Dündar da kendisine yanıt verdi, “Bizim içimizde hırsızlıktan ve dolandırıcılıktan yargılanan hiç kimse yoktur. Olmamıştır” dedi. Bu sözleri basında okuyunca kafam geçmişe gitti. Mehmet Ali o yıllarda Brüksel’de TRT’ye çalışıyor. (Kendisi çifte vatandaştır. Aynı zamanda Belçika uyruğuna geçmiştir.)

Habere ilişkin bazı harcamalarını TRT ödüyormuş… Ve bizim Mehmet Ali düzmece belgelerle, sahte imzalarla bu devlet kurumundan fazladan çok büyük paralar tırtıklamaya başlıyor.

TRT Teftiş Kurulu bu rezalete el koyuyor. Brüksel’e müfettişler gönderiliyor; yapılan araştırmalarda, belgelerin düzmece ve hileli olduğu bire bir ortaya çıkarılıyor.

Örneğin 100 dolarlık faturanın başına 1 rakamı ekliyor ve TRT’den bin yüz dolar çekiyor. Sonuçta Mehmet Ali mahkemeye sevk ediliyor. Ankara 17’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor.

11 ay 20 gün hapis cezası alıyor. O günkü yasalara göre, mahkeme kendisine hafifçe bir kıyak yapıyor. Eğer 12 ay ceza alsa cezaevini boylayacak. Böylece 10 günle yırtıyor. Ama ismi sabıka kayıtlarına geçiyor. Bu karar Yargıtay tarafından onanıp kesinleşiyor. İkinci dolandırıcılık dosyasını TRT Genel Müdürü Tayfun Akgüner geciktiriyor. Yargılama sonucunda ikinci bir karar: “Devleti dolandırdığı ve sahtecilik yaptığı sabit olmuş. Ancak zaman aşımı nedeniyle davası düşülmüştür.”

Uğur Dündar’ın yukarıdaki sözlerini okuyunca aklıma bu yüz kızartıcı olaylar geldi. Ben o zaman Mehmet Ali’nin kimliğini, devleti nasıl dolandırdığını yazdığım çok sayıda yazıyla ve belgelerle kanıtlamıştım. Ağzını açıp bir tek yanıt veremiyordu. Sus pus olmuştu. Şimdi iki televizyon kanalının başında. Oralarda oğlunun şirketlerine işler verip Aydın Doğan’ın parasıyla ona da köşe döndürüyor.

Ve kaçın kurası Mehmet Ali, şimdi bu balık hafızalı ve unutkan toplumda, sokaklarda “Muteber ve meşhur adam!” olarak dolaşıyor.

Biz onun yerinde olsaydık “Dolandırıcılıktan, sahtecilikten” hüküm giymiş olsaydık, her halde utanır ve evden dışarı çıkamazdık. Mehmet Ali Birand, Türk gazeteciliğinin yüz aklarından sadece biridir! İçimizde daha nice Birand’lar var.

Katil Türkiye’de

Sudan’da şeriat rejimini yerleştiren bir katil. Şimdi devlet başkanı. Adı, Ömer El Beşir. Bu açıdan bizimkilerle çok yakın. Aynı yolun yolcuları. Bu katil, ülkesinde bugüne kadar en az 200 bin vatandaşını öldürdü. 2,5 milyon insanı, yerinden yurdundan edip açlığa ve sefalete mahkûm etti. Katil bu konuda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılandı ve hakkında tutuklama kararı çıkarıldı.

Suçu: İnsanlığa karşı suç işlemek.

Acımasız katil bu konuda kendini savundu: “İnsanlar öldürüldü; oldu ama sayı daha da az!”

Bu şeriatçı katille bizimkilerin arasından su sızmıyor. Adam sık sık Türkiye’ye geliyor. Şimdi tutuklama kararı sonrasında ilk kez Sudan’dan yurtdışına çıkıp İstanbul’da düzenlenen İslam Konferansı’na gelecek. Peki, tutuklanacak mı? Bizim Dışişleri Bakanlığı güvenceyi verdi bile:

“Sayın El Beşir İstanbul’a geldiği takdirde tutuklanmayacaktır.”

Peki, nasıl oluyor da bu insanlık düşmanı yobaz Türkiye’de böylesine kabul görüyor. Yanıtını hemen vereyim:

Çünkü Sudan kapısını yavaş yavaş Türk yatırımcılara açıyor. Sudan’dan Türkiye’ye para gelmesi bekleniyor. Paranın Allah’ı, kitabı, dini imanı, insanlığı yok.  Bizi yönetenler böyle düşünüyor. Gelsin de ister katilden, ister yobazdan, isterse dinsizden gelsin.

Bay Abdullah Gül Dersim’de

Bu ülkede Çankaya’da oturan şahıs, bundan bir süre önde Bitlis’in Güroymak ilçesine gitmişti. Orada bu ismi değil ilçenin geçmişte Kürtçe ismi olan Norşin’i kullandı. Kürtçülere, yerleşim yerleri isimlerinin yeniden Kürtçe olmasını isteyenlere şirin görünme çabasındaydı.

Önceki gün, Kürtçülerin ısrarla Dersim dediği Tunceli gezisindeydi.

Orada DYP’li belediye binasına asılan kocaman pankartla karşılandı.”Dersim’e hoş geldiniz.”

Öteki pankartlarda da, (Dersim) yazıyordu. Çankaya’da oturan şahıs, bunlara hiçbir tepki göstermediği gibi, Akşam gazetesinin haberine göre, kendisine hitap edenler şöyle demişti:

“Buraya Dersim deyin.”

Beyefendi bunun üzerine sormuş:

“Acaba bu konuda oylama yapsak halk ne der?”

Yanıt en başta Bay Vali olmak üzere ahaliden gelmiş:

“Yüzde yüzü Dersim der.”

Çankaya’nın AKP’lisi bunun üzerine şöyle demiş:

“Madem halk böyle denmesini istiyor, biz de buna bakacağız.”

Nasıl bakacaksınız Beyefendi? Zat-ı Âliniz kimsiniz, sıfatınız nedir? Kimlere şirin görünme çabasındasınız? Yani halk istedi diye bugün Tunceli’yi Dersim yarın Diyarbakır’ı Amed mi yapacaksınız? Sonra yavaş yavaş PKK’nın isimlendirdiği sözde eyalet sistemine mi geçeceğiz?

Doğu ve Güneydoğu’da Botan, GAP, Serhat, Garzan, Zagros, Ruha, Amed, Dersim eyaletlerini mi kuracaksınız?

Aman Allah; ülkemizde neler oluyor! Demek ki meydan bu kadar boş.

Saturday, Kasım 7, 2009

Sözcü Gazetesi YAŞAR NURİ ÖZTÜRK (Söyleşi-2) Medyanın Para Dışında Hiçbir İlkesi Kalmadı


Sözcü Gazetesi YAŞAR NURİ ÖZTÜRK (Söyleşi-2)    5 Kasım 2009

Medyanın Para Dışında Hiçbir İlkesi Kalmadı

Röportaj Bahar Kurşun

Türkiye’yi domuz gribi paniği sardı. Atatürk’e saldıranların ardı arkası gelmiyor. Uluslararası kuruluşlar, ülkemizde medya bağımsızlığının büyük tehdit altında olduğuna dikkat çekiyor.

AB’nin bile baskılara dikkat çektiği medyada, sansür edilen isimlerden biri de Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk. Bizi evinde misafir eden Yaşar Hoca ile Türkiye’nin gündemini meşgul eden tüm gelişmeleri ve özel hayatını konuştuk.  

Domuz Gribinden Değil, 2 Ayaklı Kravatlı Domuzlardan Korkarım

Türkiye’nin gündemi domuz gribine kilitlenmiş durumda. Domuz gribinden korunmak için önlem aldınız mı?

▬ O kadar çok domuzluk var ki, domuz gribi büyütülecek bir şey değil. Ama benim bir korkum var; acaba domuz gribi, eşek gribi, yılan gribi diyerek birileri Türkiye’den birkaç yüz bin dolar daha para mı götürmek istiyor.

Tavuktan domuza geçtiler. Hele Sağlık Bakanı da buna destek oluyorsa aklıma bu geliyor.

Acaba birtakım domuzluklar mı tezgâhlanıyor? Çünkü Türkiye zahmet çekmeden yolunacak kaz olarak artık dünyada bir numara.

Şimdi bakın, gen modifiye yiyeceklerin ithalatını da serbest bıraktılar. Siz 20 sene sonra sağlık sorunlarını göreceksiniz.

Domuza Mağlup Olmam

Aşı olacak mısınız?

▬ Güvendiğim doktorlara sorarım. “Ol” derlerse olurum. 20 yıldır kendi yiyeceğimi kendim yetiştiriyorum. Sapanca’da bahçem var. İstanbul’daki evimin bahçesinde sebze yetiştiriyorum. Benim bağışıklık sistemim olağanüstü güçlüdür. Domuza falan mağlup olacağımı sanmıyorum.

Allah, iki ayaklı kravatlı, şık giyimli domuzlardan korusun. Ben onlardan korkuyorum…

Yıllardır köşe yazarlığı yapıyorsunuz. Türk medyasının içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

▬ Türkiye’nin bu duruma gelmesinin en önemli sebeplerinden biri de medya. Ama Allah büyük, adil. Medya da ektiklerini biçiyor şimdi. Daha da biçecek. O biçilenleri görüp ibret almayanlar, hâlâ aynı şeyleri ekiyorlar. Onlar da biçecekler. Öyle bir para hırsı olmaz. İnsan eğer paraya bu kadar tapıyorsa, doğru yolda olmadığı için başka bir şey demeye gerek yok.

Bu medyanın para dışında hiçbir ilkesi ve inancı kalmadı. Reyting ve tiraj… Yani sadece para…

Hangi gazeteleri okuyorsunuz?

▬ Eve gazete sokmam. Hiçbir gazeteyi de okumam. Gündemdeki olayları, internetten ve yabancı yayınlardan takip ediyorum.

Son olarak boşanma davanız hâlâ devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde duruşmanız da vardı…

▬ Dava daha devam eder… Bu ikincisiydi. Herkes yaptığı hataların faturasını ödeyecek. Bizim gibiler nikâh dairesinde imza atmamalı. Buradan herkes alacağını alır.

Can Dündar’a Yazıklar Olsun

Televizyon da mı seyretmiyorsunuz?

▬ Sadece Kurtla Vadisi. Bir kere takıldım, başından beri takip ediyorum. Bir de müzik dinlerim.

Sinemaya gitmez misiniz? Son olarak “Nefes” adlı film vizyona girdi mesela…

“Mustafa” filminden sonra sinemadan nefret eder oldum. Hiç o günden beri sinemaya gitmedim. Tam hıyanet belgesi. Yunan gazeteleri “Mustafa” filmini promosyon olarak dağıtıyor. Ben Can Dündar’ı bir adam sanıyordum. Yazıklar olsun.  

Koleksiyon yapar mısınız?

▬ Tespih ve silah koleksiyonum var. Ben 10 yaşımda aldım elime silahı ve hiç bırakmadım. Zaman zaman atış yapmaya giderim. Silah sesi duymak bana ayrı bir huzur veriyor. 

Allah Bizi Dincilerden Kurtarsın!

Siz, Atatürkçü kimliğinizle öne çıkan bir isimsiniz…

▬ Dibine kadar.

Peki, Başbakan’ın eleştiriler karşısında “Atatürk duysa kemikleri sızlardı” demesini nasıl yorumladınız?

▬ Erdoğan’ın Atatürk’ü ağzına almasını hayretle karşılıyorum. Onların Atatürk’ü değerlendirme kapasitelerinin olmadığını bilmeleri gerekir. Atatürk’ü iki tipten dinlediğimiz zaman nefretim kabarıyor. Biri dinciler, diğeri de rozet Atatürkçüleri. Zaten Atatürk’ü bu ülkede tartışma konusu yapan bunların ikisidir. Allah bu ülkeyi bu iki kesimden kurtarsın. Rozet Atatürkçüler, Atatürk’ü sömürenler bir de dinciler. Atatürk, rozet Atatürkçüler tarafından joker olarak kurtarıldı. Şimdi batı bunu dincilere de öğretti. Dinciler de hem Atatürk’ün mirasını yok edip dibini oyuyorlar, hem de Atatürk’ü kullanıyorlar. Ne yapayım ben, insanoğlu işte, yüzü kızarmıyor ki.

ABD Başkanı Obama’ya Nobel Barış Ödülü verildi. Yunanistan, aynı ödüle Atatürk’ü aday göstermiş ama ödül bir başkasına verilmişti. Obama bu ödülü hak ediyor mu?

▬ Orhan Pamuk da Nobel Ödülü aldı. Bu ödülü almak önemli değil bence. Atatürk’e verilmemesi de onurunu kırka katlar. Bırakın almasın. Atatürk’ün ödülü tarihe ve gök kubbeye yazılmış…

Saturday, Kasım 7, 2009

Açmaz... HİKMET ÇETİNKAYA


POLİTİKA GÜNLÜĞÜ

HİKMET ÇETİNKAYA

Açmaz...

Hava açtı, güneş yüzünü gösterdi...

Kasım ayında mayıs güneşi insanın içini ısıtıyor.

İnsan ilk sevgi mutluluğunun içinde sanar kendini güzel havalarda.Yüreğinden bir uçarılık, bir coşku ırmağı akar.

Bugün ben de öyleyim!

Gökyüzünün sağanağı altında eve gitmek, gece yağmurun camlarına vuruşunu dinleyip uykuya yatmak.

Sabah olduğunda güneşle uyanmak!

Kahvaltını yapıp, gelen gazeteleri okuyup, ilk haberleri dinlemek...

Ürkek bir yazgının yemişlerini toplamak gibidir yaşam böyle havalarda...

Biraz umut, biraz sevinç!

Kendi tutkularınla oyalanmak...

Oysa önümüz kış ve güneşi özleyeceğiz hep!

Sarı bir duman yükselecek düşlerinizde, Anadolu bozkırını özleyip kıyı kasabalarında soluk alacaksınız.

O sarı duman, toprak damlı evler, kar...

Koca bir kent üstünüze üstünüze gelirken, mayıs düşleri kuracaksınız...

İyiye ve güzele koşarken umutlarınızı çoğaltacaksınız...

Siz bunları düşünürken, bir haber gelecek aklınıza:

Eğitimde imam açılımı!”

İzmirde, bir devlet lisesinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerine öğretmenler yerine camilerde görevli imamların girdiğini öğrenince içinizdeki umut bir anda yok olacak.

Ve kendi kendinize soracaksınız:

Türkiye nereye gidiyor?

Laik Demokratik Cumhuriyetin okullarında görevli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerinin müdür yardımcısı görevine getirildiği için derslere cami imamlarının girdiğini okuyunca, içinizde bir sızı duyacaksınız!

Bir okula beş imamın düştüğü bir ülkede, çağın neresinde olduğunuzu düşüneceksiniz ama.. gerçeklerle yüzleşmek istemeyeceksiniz.

Açılım zaten başlamış... İmamlar öğretmen olmuş.

Yurdum insanının çoğunluğu hiç önemsemeyecek anlattıklarımı.

Diyecek ki:

Ne var bunda.. imamlar dinimizi ve kültürümüzü iyi bilirler.

***

Zamanların tümü ölümsüz müdür?

Bu soruyu sık sık sorarım yeri geldiğinde.

Geçmiş zaman masallarını anımsar, yitip giden umutların içinde oyalanırım.

Mavilere kuşanmış göğün altında yürüyüp, bir kafede otururken, benim de sorular gelir aklıma:

Bir yanda aşı yaptırın, diyen bilim insanı.. Ülkenin sağlık politikasını yürüten bakan.. İthal edilen aşılar... Öte yanda ben aşı yaptırmayacağım, diyen başbakan... Peki bu durum karşısında yurttaş aşı yaptırsın mı, yaptırmasın mı?”

Sağlık Bakanı Akdağ, aşı yaptırırken ne demişti gazetecilere:

Aşı olmayın diyenleri savcılığa ihbar edeceğim!

Şimdi ne olacak?

Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül aşı olmuyor...

Gül ve Erdoğanı da savcılara ihbar edecek mi?

Bilmem bu konuda ne düşünüyordur çizerimiz Musa Kart?

ABD Başkanı Obama ve Almanya Başbakanı Merkel Aşı yaptırındiye halklarını uyarmış.

Aşı konusunda kafalar iyice karıştı.

Herkes birbirine soruyor:

Aşı yaptıracak mısın çocuğuna?

Çocuklara aşı ay sonunda yapılacakmış.

Anne ve babalar kararsız.

Okmeydanı ve Şişli Etfal Hastanesinin Acil Servisini gördüm.

Halkımız panik içinde.

Burnu akan, başı ağrıyan, midesi bulanan hastanelere koşmuş...

Doktorlar çaresiz, çırpınıyorlar.

Bir doktor günde 200 hastayı muayene ediyormuş.

Hiçbir Avrupa ülkesinde panik yok, ama Türkiyede var...

Halkta bir korku:

Acaba ölür müyüm?

Bugüne dek kaç kişi öldü?

Galiba 21 kişi...

***

Hava açtı, güneş yüzünü gösterdi...

Domuz gribi.. Genetiği değiştirilmiş organizma...

Başka ne var Türkiyenin gündeminde?

Kürt açılımı!

Eh.. imam açılımında olduğu gibi Kürt açılımının da altından kalkarız inşallah!..

Önce domuz gribi ve genetiği değiştirilmiş organizma açmazından bir kurtulalım, gerisi kolay!

***

Bugün Beylikdüzü Kitap Fuarında Cumhuriyet Standında (Saat:14.00-15.00 arası) kitaplarımı imzalayacağım.

hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr

Faks numaramız: 0212 343 72 69

Saturday, Kasım 7, 2009

Özkök, Balbay’a Neden Öfkeli?.. CÜNEYT ARCAYÜREK


GÜNCEL

CÜNEYT ARCAYÜREK

Özkök, Balbaya Neden Öfkeli?

İkinci Ergenekon davası sanıklarından Jandarma Genel Komutanlığında Teknik Daire Başkanı görevi yapan emekli Albay Atilla Uğur; savunmasında zamanın Genelkurmay Başkanı emekli Org. Hilmi Özkök ile arasında geçen bir konuşmayı anlattı.

Uğur, 12 Mart 2004 günü baş başa yaptıkları görüşmede Özkökün Balbay hakkındaki düşünceleriniaçıklıyor...

İfadesinde Atilla Uğur; Genelkurmay Başkanlığı görevini 28 Ağustos 2002de Org. Hüseyin Kıvrıkoğlundan devralan Özkökün, ...Sen geleceği olan bir albaysın, neden başkomutanın, yani benim aleyhimde yazı yazan gazeteci ile görüşüyorsun…” dediğini söyledikten sonra:

Mahkeme heyetine Özkökün, yasadışı dinleme yaptıklarını duyduğunu ve sizi uyarıyorum demediğini belirtiyor ve sonra şu eklemeyi yapıyor:

“…Anladığım kadarı ile Özkökün esas kızdığı konu, gazeteci Balbay ile yapılan (yaptığı) görüşme idi diyor.

***

Fakat, emekli Albay Uğur, Genelkurmay Başkanı Özkökün Mustafa Balbaya kızgınlığının nedenini açıklamıyor.

Savcılık veya mahkeme heyeti de emekli albaya Özkökün Balbaya kızgınlığının nedenini sormuyor.

Evet, koskoca bir Genelkurmay Başkanı, bir gazeteciye bu denli neden kızıyor? Emrindeki subaya o gazeteci ile konuşmamasını neden emrediyor?

Sorunun yanıtı gayet basit:

Mesleği gereği Balbay kimi gerçekleri yazılarında konu edindiği için

Bu yanıt yeterli mi? Hayır! Zira Özkökün Balbaya had safhadakikızgınlığı; AKP ile yaptığı kapalıgörüşmeleri bir yazısında ayrıntılı kimi bilgiler vererek yazmasından kaynaklanıyor.

***

On beş yıl her sabah saat 11.00de Balbayla bir saat güncel haberler ve olaylar üzerinde konuştuk.

Öyle bir gündü. Balbay, bana Özkökün AKP ile dolaylı (veya aracı) kanalıyla yaptığı görüşmelere ait bilgiler aldığını söyledi.

Bu bilgileri yazısında kullanıp kullanmamayı görüştük, tarttık.

Yazmasında hiçbir sakınca olmadığı sonucuna vardık.

Balbay neden yazacaktı bu bilgileri?

Zira o güne kadar gelmiş geçmiş Genelkurmay Başkanlarının hiçbiri, siyasal bir parti ile Özkökün yaptığına benzer görüşmeler yapmamıştı.

Özkök, olağan dışı bir davranış gösteriyordu.

Şeffaflıktan söz edilen bir (bu) ülkede; olağan dışı davranışı bir gazetecinin kamuoyuna duyurması görevi değil miydi?

***

Balbayın; Özkökün -adını da verdiği bir AKP milletvekili aracılığıyla- görüşmeler yaptığını içeren yazısının Cumhuriyette yayımlanmasından sonra

Siyasal kulislerde askerin AKPnin (3 Kasım 2002de) seçimi kazanıp hükümeti kurması durumunda elbette ulusal iradeye saygılı olacağını ve kuşkusuz gereken icraatı yapacaklarını içeren söylentiler yaygınlaştı.

Ve Balbay, birden Özkökün boy hedefi oldu.

Aldığı bilgilerin sağlığından emin olan Balbay; Özkökün yazılı yapamadığı, dolaylı biçimde iletilen yalanlamalarını elbette kullanamazdı. Nitekim kullanmadı.

***

Balbayla ben, Genelkurmay Başkanını özenle izlemeye, yeri geldiğinde Özkökü iktidarla yakın olduğunu gösteren hareketlerini eleştirmeye devam ettik.

3 Kasım 2002den sonraki süreçte; sürekli yalanlamasına karşın Genelkurmay Başkanının RTE ile şiir gibi ilişkiler içinde olduğu yaygınlaştı. AKPnin Başbakanının Özköke hocam diye hitap ettiği yazıldı. Laiklik karşıtı iktidar uygulamalarına ulusal iradedir dilediğini yapar gibi yumuşak bakışıyla bünyede ve bünye dışındaki tepkileri dokunduran yazılar, yorumlar yayımlandı.

Görevden ayrılırken veda ziyareti yaptığı AKPli TBMM Başkanı Bülent Arınçla AKPnin Başbakanı RTE, hiçbir Genelkurmay Başkanına uygulanmadık biçimde kapılara kadar geçirdiler Özkökü.

Arınç, Özkök hakkında yüceltici sözler söylerken gözyaşlarını tutamadığını saklamıyordu.

Dinci bir iktidarın önderleri tarafından, protokol dışı böylesi iltifatı ile uğurlanmak için Özkök ne yapmıştı acaba?

***

Cumhuriyetteki Güncel başlıklı eleştirisel yazılarımız dışında Kanaltürkte her pazar canlı yayımlanan Politika Durağı programında yine Özkökü eleştirirken söylemediğimiz bir sözcüğü alarak hakkımda (tazminat davası da değil) bir yıldan başlayan ağır hapis cezası istemiyle dava açtı.

Şu ünlü 301. maddeden cezalandırılmamı isteyen davayı açma iznini görevden ayrılacağı 28 Ağustos 2006dan bir gün önce imzaladı.

Aylar sürdü mahkeme, beraat ettik.

Balbay hakkında Albay Uğura söylediği düşüncelerini yeni öğrendik.

Balbay, 246 gündür içeride yatıyor.

Özkök haberinde olduğu gibi.. gazetecilik gereği yaptığı çalışmaların, yazdığı yazıların karşılığı olarak!

Saturday, Kasım 7, 2009

Neyin Tecrübesi?.. ATAOL BEHRAMOĞLU


CUMARTESİ YAZILARI

ATAOL BEHRAMOĞLU

Neyin Tecrübesi?

TV kanallarını rasgele gezerken karşıma çıkan Tecrübe Konuşuyorbaşlıklı programı sonuna kadar dikkatle izledim.

Tecrübelerini konuşturanlardan biri Cengiz Çandar, öteki Hasan Cemaldi.

Bir başka deyişle, programın sahibi onlardı.

Çandar daha bir ev sahibi görünümündeydi.

Yanılabilirim ama Hasan Cemal bulunduğu konumda daha az rahat gibiydi.

Konuştukları kişiler Tarafın başyazarı Ahmet Altan ve bu gazetenin galiba her şeyi olan bir hanımefendiydi.

Programın asıl konuğu, ağzından bal akan, bir bilge adam tadında konuşan Ahmet Altan, özetle, askerliğin yüce bir meslek olduğunu, bu meslek mensuplarının kendi alanlarında buluşlar yaparak daha da yükselmek yerine neden siyasete bulaşıp başbakan filan olmak istediklerini anlamadığını, büyük bir düşünür tavrıyla, kederli kederli, tatlı tatlı anlatıyordu.

Onun bu parlak fikirleri hakkında düşüncemi sona bırakarak tecrübesahiplerine gelelim...

***

Cengiz Çandarla, üniversite çağlarımızda arada bir karşılaşsak da arkadaşlık denebilecek bir yakınlığımız olmadı.

Üzerinde sahibi olarak benim adımın bulunduğu Dönüşümdergisini Kızılay bulvarında faşizm ve emperyalizm karşıtı sloganlar eşliğinde dağıtır ve (adı sonradan MHP olacak) CKMPli faşist güruhlarla göğüs göğüse dövüşürken, Cengiz Çandarı hiç görmedim. (Oysa onunla tam tamına aynı yaşta olmaları gereken, çizgilerimizin sonradan ayrılacağı Mahir, Yusuf gibi arkadaşlar hep oradalardı.)

Çandarla, o dönemde birçoğumuzun neredeyse tüm yaşamımızı adadığımız Türkiye İşçi Partisi Lokalinde, partinin toplantılarında da hiç karşılaşmadım.

Anladığım kadarıyla o çok daha büyük devrimci projelerin içindeydi.

1970 başlarında kendisiyle Pariste tesadüfen karşılaştık.

Kaşlarından birini devrimci bir keskinlikle havaya kaldırıp beni görmezden gelerek geçip gittiği bugünmüş gibi gözlerimin önündedir.

Ben bugün de aynı alçakgönüllü devrimci çizgimdeyim.

Cengiz Çandar, maşallah, aradan geçen yıllarda çok mesafe aldı.. Şimdi de büyük bir rahatlıkla kurulduğu TV kanallarında tecrübe satıyor. Tavrında yine aynı keskinlik var. Fakat bu neyin tecrübesi ve keskinliğidir, anlamış değilim.

***

Hasan Cemal hiçbir zaman solcu olmadı. Onunla ilgili olarak daha önce yazmıştım. Tekrara gerek görmüyorum.. Beklenmedik biçimde rahmetli Avcıoğlunun çömezi olarak başladığı siyaset ve gazetecilik kariyerini yine beklenmedik biçimde Cumhuriyet gibi bir gazetenin tepesine kondurularak taçlandırmıştı. Sonraki süreçleri biliyoruz. İyi eğitim görmüş ve bence erdemleri, yetenekleri olan bu arkadaş, iyi ve sözü dinlenir bir gazeteci olabilirdi. Bugün ise AKP gibi bir partinin ve onun başkanının sözcüsü durumunda, mesleki kariyeri hüsranla sonuçlanacak bir noktaya doğru hızla sürükleniyor. Ayrıca, hiçbir zaman başarılı bir yazar da olamadı.... Satırları arasındaki bağlantısızlıkları, kopuklukları, üslup ve düşünce zaaflarını, herhangi bir yazısını bu anlamda (ideolojisinden bağımsız olarak) her an irdeleyip göstermeye hazırım.

Hasan Cemal şimdi tecrübe satıyor.

Neyin tecrübesi?

Bilmiyorum...

***

Ahmet Altan fenomenini nasıl açıklamalı?

Romantik kitaplar yazıyordu.

Birden Taraf ideologluğuna sıçradı.

Ordu işiyle gücüyle meşgul olmalıymış.

Adama, sen neden romanlarını yazmakla yetinmiyor da Taraf gibi bir gazetenin başyazarlığında, siyaset yazarlığının da ötesinde, ucu sonu belirsiz, karanlık entrikaların içinde ve başında yer alıyorsun diye sormazlar mı?

Beğenelim beğenmeyelim, bir yazara, edebiyatçıya bu yakışıyor mu?

Bilmediğimiz başka nedenler, belki kişisel sorunlar mı var?

Ordunun işiyle gücüyle meşgul olmasını solcu kimliğimle, sizlerden daha çok ben isterim.

Fakat yurtsever, aydınlanmacı kimliğim; aklım, sağduyum diyor ki, bugünkü siyasal iktidarın hedefi demokrasi filan değil, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun aydınlanmacı, yurtsever değerlerini ve birikimlerini yok etmek, onu giderek İslamcı, mescitci, türbancı, namazcı, niyazcı bir üçüncü dünya İslam ordusuna dönüştürmektir.

Bu ise Türkiyede her türlü demokrasinin, aydınlanma kıpırdanışının, bu arada büyük olasılıkla sizler gibilerin birçoğunun da sonu olacaktır..

Entrika ve tuzak kokan bütün bu pislikler karşısında öfkemiz, kaygımız, demokrasi karşıtlığı ya da cunta yandaşlığımızdan değil, bundandır.

***

Tecrübe Konuşuyor programı, karşıma rastlantıyla da çıksa bir daha izlemeyeceğim. Mahir Kaynak gibi bir zamanların ajan provokatörlerinin bile tecrübe sahibi kişiler olarak toplum önüne çıkabildiği bir ortamda; ruhları, görünümleri ve fikirleriyle kasvet duygusu uyandıran bu tecrübe pazarlamacılarından en ufak bir aydınlık ışıltısı beklemek boşunadır.

ataolb@cumhuriyet.com.tr

Faks: (0212) 343 72 64

Saturday, Kasım 7, 2009

Türkçe Öğretenlerimiz... MÜMTAZ SOYSAL


AÇI

MÜMTAZ SOYSAL

Türkçe Öğretenlerimiz

İNGİLİZCEYİ doğru konuşup yazan Türkler çoğalırken Türkçeyi doğru konuşup yazan Türkler azalıyorsa, öğretim sistemimizde iyi yabancı dil öğretmeninden daha çok, iyi Türkçe öğretmenine gereksinim var demektir. Devlet dilinin Türkçe olduğu anayasasında yazılan bir toplum, o dilin kötü konuşulup yanlış yazılıyor olmasına daha fazla seyirci kalamaz.

Anadil, adı üstünde, anadan ve bir ölçüde babadan öğrenilip mahallede, çevrede kulaktan kapılır, ama doğru dürüst öğretilmesi okullardan beklenir.

Son yılların Türkiyesi işte tam bu noktada galiba önemli bir sorun yaşamakta. Öğretmenlerden değil, kesinlikle öğretim ve sınav sistemlerinden kaynaklanan bir sorun bu: Eğitim kurumlarını dolduran genç kalabalık, artık sözlü sınavlar şöyle dursun, yazılı sınavlardan bile geçmeden sadece bilmeceye benzer çok seçenekli sorulara işaret koya koya yetişmektedir. Özgün üslupla kendini ifade etmeye, hatta tümce kurmaya gerek bırakmayan bir sınav tarzıdır bu. Okullardan dershanelere kadar her aşamada başarı, böyle bir eleme sisteminin inceliklerini öğrenmekle elde ediliyor. Eskiden tahrir, şimdi de kompozisyon denen yazma becerisinin edindirilmesi ve sınanması artık tarihe karışmış gibi. Her şeyden önce insanların düşünme ve anlatım disiplinini bozan bu yeni zayıflık mutlaka giderilerek gençler yazmaya ısındırılmalı.

Dil sorunu, yazılı anlatımdaki bozuluştan ibaret değil; bir de sözcüklerle ilgili vurgu ve telaffuz boyutu var bu sorunun. Yunanistan, Ermenistan gibi basit ülke adları bile yanlış heceler vurgulanarak söylenmekte. Osmanlıcadan kalma Arapça kökenli sözlüklerde asesinin uzatılıp uzatılmaması konusundaki yanlışlar da çoğaldı. Hakeme haakem diyenlerden Halitin asını halkanın ası gibi kısa okuyanlara kadar, kulak tırmalayıcı yanlıştan geçilmiyor.

Böyle durumlarda anın üstüne konan işaretin kullanılmaz oluşuna sığınmak pek geçerli bir özür sayılmaz. İngilizce sözcüklerin kurallara sığmayan çeşitli okunuş özellikleri pekâlâ öğretilip öğrenilebiliyor da, Türkçenin eski dilden kalma birkaç özelliğini öğretmek ve öğrenmek çok mu zordur?

Hele dünyanın belki de en akılcı ve en kolay alfabesi olan Cumhuriyet alfabesine geçmenin bu tür yanlışlara yol açtığını söylemek kadar büyük insafsızlık olamaz. Her sese bir harf, her harfe bir ses kuralıyla okuma yazmayı böylesine kolaylaştıran bir başka alfabe var mı yeryüzünde?

Dil, sevilmek ister. Türkçe gibi renkleri güzel ve yapısı sağlam bir dili öğretme görevini üstlenenler herhalde bu sevgiyle eğiliyorlardır dilin üzerine. Onları düşündükçe, böyle bir dili küçümseyip hoyratça kullananlara ya da yükseköğretimden dışlayıp İngilizceye sarılanlara daha çok kızmaya başlıyor insan.

mumtazsoysal@gmail.com

Cuma, Kasım 6, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: 10 Kasım’da Kürtçülük Günü


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN    6 Kasım 2009  

10 Kasım’da Kürtçülük Günü

10 Kasım, millete unutturmaya çalışıp da bir türlü unutturamadıkları Mustafa Kemal Atatürk’ün Ölüm Yıldönümü. Her 10 Kasım günü, Türk milleti Atatürk’ü sevgi ve saygıyla anar, onun ruhuna dua okur.

Şimdi Tayyip iktidarının yeni bir plânı, ince bir taktiği ile karşı karşıyayız. Milletimize “Demokratik açılım” adı altında yutturmaya çalıştıkları Kürtçülük açılımı masalını, TBMM’de önümüzdeki salı günü, yani 10 Kasım günü görüşmeye karar verdiler.

Böylece ülke gündemi bir kez daha değiştirilecek.

Gündem, Atatürk’ten Kürtçülüğe kayacak.

İnce işler, ince hesaplar bunlar. Takvimin öteki günleri çuvala girdiği için(!) bula bula o günü buldular. Böylece Atatürk’ü anmaktan kurtulacaklar. Protokol gereği Anıtkabir’e gidecekler; orada zoraki saygı duruşunda bulunurken içlerinden neler söylediklerini(!) hiçbir zaman bilmemiz mümkün olmayacak.

Millerimize “Demokratik açılım” diye yutturmaya yeltendikleri bu olayı da ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Habur’dan içeri üniformalarıyla giren ilk PKK’lı terörist müfrezesi kamuoyunda kıyameti koparınca anladılar ne halt ettiklerini. Ama iş işten geçmişti.

Avrupa’dan gelecek ikinci müfrezeyi bu nedenle millet korkusuyla yasakladılar.

İlk kafile ile başlayan rezalet, skandal ve utanç verici olaylar sonrasında AKP dibe vurdu. Bu partiyi kurtarmak için devreye çok acele olarak yeni bir plân sokuldu… Ve “bir subay” tarafından gönderildiği iddia edilen yeni bir belge AKP medyasına servis yapıldı.

Şimdi aynı plânın küçücük bir planı uygulamaya sokuluyor:

10 Kasım günü Türkiye gündemini Atatürk’ten koparmak ve onun yerine milletle alay edercesine, düzmece Kürt açılımını devreye sokmak…

Atatürk’le de alay edercesine!

Ben muhalefet partilerinin, özellikle CHP ve MHP’nin yerinde olsam, 10 Kasım Salı günü mecliste yapılacak Kürtçülük görüşmelerine girip girmemeyi, AKP’nin bu tezgâhına düşüp düşmemeyi çok iyi düşünürüm.

Bırakın, kendileri çalsınlar, kendileri oynasınlar.

Okuyunca “Ohaa” Diye Bağırmışım!

Şeriatçı Vakit gazetesinde dün Hasan Karakaya’nın yazısını okudum.

Başlığı: “Emin Çölaşan Hürriyet’ten gerçekten kovuldu mu?” Hani iki gün üst üste Özelleştirme İdaresi eski Başkanı Metin Kilci’nin marifetlerini ve sanık olarak yargılandığını burada belgelemiştim ya! Kilci, şu anda Enerji Bakanlığı Müsteşarı.

Şimdi gelelim Hasan Karakaya’nın dünkü yazısına.

Şöyle diyor:

“Aydın Doğan 24 Kasım’da Maliye ile masaya oturup (vergi cezaları nedeniyle) uzlaşmaya çalışacak. Gelir İdaresi Başkanı Metin Kilci, her halde kamunun menfaatlerini koruyacak. Çölaşan öyle bir yazı yazdı ki, Aydın Doğan her halde sevincinden göbek atmıştır. Çölaşan’ın eski patronuna kıyakçılığını takdir etmemek mümkün değil. Çünkü Çölaşan’ın yazısı, Aydın Doğan’la pazarlık masasına oturacak olan Gelir İdaresi Başkanı Metin Kilci ile ilgiliydi. İyi mi?..

Pazarlık masasına oturacak adam, tam da pazarlık öncesinde hedefe oturtuluyor ve yıpratılmaya çalışılıyor. Burada amaç, psikolojik baskı uygulamak, Kilci’yi yıpratmak.

Bu baskı uygulanıyor ki, Merin Kilci’nin eli pazarlık masasında zayıf olsun ve Aydın Doğan’a fazla yüklenmesin. Zamanlama harika! Çünkü az-buz destek değil. Aydın Doğan’ın yerinde ben olsam, Emin’e ödül vermekle kalmaz, boynuna bir de madalya takardım. (O şeref madalyasını benim boynuma Hürriyet’ten kovulduğumda zaten takmıştı!)

Emin Çölaşan, eski patronuna büyük bir kıyakçılık yapmıştır. Hem de kendisini kovan patronuna! İşte bu yüzden kuşkudayım. Emin Çölaşan, Hürriyet’ten gerçekten kovulmuş mudur, yoksa ‘mevzi’ mi değiştirmiştir?”

Dün, bu komediyi okuyunca “Ohaa” diye bağırmışım!

Şimdi ortada iki ciddi olasılık var:

       1- Bu arkadaş dünkü yazısını alkollü iken yazdı.

       2- Okuduğunu anlamaktan aciz.   

Ben yazılarımda Enerji Bakanlığı Müsteşarı Metin Kilci’den söz ederken, kendisi Metin Kilci’yi kafadan Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanı yapıyor. Vergi cezası pazarlığı öncesinde onu yıpratarak Aydın Doğan’a bu yolla kıyak yaptığımı yazabiliyor. El insaf! Ben herhangi biri için şike yapacak adam mıyım? Kaldı ki, benim Aydın Doğan’la işim çoktaan bitmiş!  

Bu gülünç yazısını okuyunca, dün kendisine kısa bir mesaj attım. Bugünkü yazısında yayınlayıp yayınlamayacağını benden ve okurlarımdan özür dileyip dilemeyeceğini bilemem.   

(Haa, eğer vergi cezası pazarlıklarını artık Maliye değil de Enerji Bakanlığı yapıyorsa, valla o zaman ben derhâl özür dilerim.

Açıklamam aynen şöyle:

“Sayın Hasan Karakaya, bugünkü yazınızı okudum. Merin Kilci ile yazdıklarımı yanlışlıkla Aydın Doğan’a bağlamışsınız. Şu anda ihaleye fesat karıştırmaktan yargılanan Metin Kilci, yazınızda belirttiğiniz gibi Gelir İdaresi Başkanı değil, Enerji Bakanlığı Müsteşarıdır. Dolayısıyla, Aydın Doğan’ın vergi cezalarıyla ilgisi yoktur. Dolayısıyla benim de yazımda Kilci’yi yıpratarak Aydın Doğan’a kıyak yapmış olmam söz konusu değildir! Başarılarınızın devamı dileği ile!”

Yaa, işte böyle! Okuduğunu anlamayan bu Hasan’a şimdi ben ne diyeyim!

“Bu kadar cehalet, ancak gazetecilik ile mümkündür!”
« Önceki :: Sonraki »
Image Hosted by ImageShack.us
Subscribe to updates < / a>