Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

http://erdem43.

EMİN CÖLAŞAN - Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar - Blogcu



Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar

Cuma, Ekim 20, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: İmralı Güncesi (Çok Gizli)


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   20 Kasım 2009

İmralı Güncesi (Çok Gizli)

17 Kasım 2009 Salı. Saat 10:

Abdullah Bey uyandı. Duşunu aldı; kahvaltısı görevliler tarafından kontrol edildikten sonra odasına getirildi.

Kahvaltıda çay, süt, tereyağı, kaşar peyniri, beyaz peynir, siyah ve yeşil zeytin, vişne reçeli, gül reçeli, domates, yumurta vardı. Yumurta az pişmiş, bundan sonra dikkat edilmesini istedi. Peyniri tuzlu buldu, not edildi.

Saat 11: Yeni gelen konuklarla tanışması için odasından alındı. Gelenlerle, deniz kıyısındaki gazinoda çay içmek istediğini söyledi. Gazino o saatte henüz açılmamış olduğu için müdür beyin odasına hep beraber girildi. Garsonlara çay sevisini oraya yapmaları söylendi.

Abdullah Bey için özel seçilen ve öteki cezaevlerinden henüz getirilen çoğu katil ve tamamı terörist beş konuk da müdür beyin odasına getirildi. Tanışma çok heyecanlı oldu. Abdullah Bey’in elini öptüler, saygı sundular. Abdullah Bey bazılarını zaten isim olarak tanıyormuş.

“Adamıza hoş geldiniz, hayırlı osun. Burası güzeldir, rahattır. Bizi el üstünde tutarlar, bir dediğimiz iki etmezler” dedi. Çayla birlikte bisküvi geldi. Hep birlikte yenildi içildi, muhabbet edildi.

Saat 11.30: Beyefendinin odasındaki buzdolabı, istekleri doğrultusunda dolduruldu. Meyve suyu, süt, meyve, geceleri acıkınca yemesi için peynirli sandviç konuldu.

Saat 12.30: Abdullah Bey acıktığını söyledi. Hava biraz düzelmişti, yemeği deniz kıyısındaki gazinoda yemek arzusunu belirtti. Yeni gelenlerle birlikte orada yemek yediler. Uzun uzun denizi seyrettiler. Yeni gelenlerden biri “Biz hem önderimizin yanına, hem de cennete gelmişiz. Bire de balık tutma izni verilirse harika olur” dedi. Yemekte ızgara köfte, pilav, mevsim salata, zeytinyağlı taze fasulye, komposto, tulumba tatlısı vardı. Yemek sonrasında deniz kıyısında kısa bir gezinti yapıldı.  

Saat 13.30: Abdullah Bey’e yurtdışından, ABD ve AB ülkelerinden gelen kutlama mesajları (müdürlük tarafından okunduktan sonra) verildi. Onları okuyunca çok mutlu oldu. Dün sağlık kontrolü için doktor istemişti. Doktorların niçin geciktiğini sert bir ifade ile sordu. Birazdan gelecekleri kendisine söylendi.   

Saat 14: Abdullah Bey odasında istirahata çekildi. Rahatsız olmaması için çevredeki inşaat gürültüsü engellendi.

Saat 15: Bursa’dan doktorları geldi. Dâhiliye, üroloji, kulak burun boğaz, radyolog, göz, diş hekimi. Ayrıntılı bir muayeden geçti, Kanı alındı. Aşırı sağlam çıktı. Bazen başı ağrıyormuş, aspirin verildi. Mide yanması için de ilaç verildi. Abdullah Bey İmralı’da bir dispanser ve laboratuar kurulmasını istedi, ilgili makamlara derhâl iletildi.

Saat 16.30: Yeni gelen konuklarımızla yeniden görüşmek istedi. Bu kez hobi odasında buluştular. Onlara “Hepimizin gazası mübarek olsun. Hepimiz iyi işler başardık. Yakında Kürdistan kurulunca bizi bırakırlar” dedi. Biraz tavla oynadılar. Konken oynamak için iki deste kâğıt istediler. Adamızda iskambil kâğıdı yoktu. Abdullah Bey biraz kızdı. “Bu nasıl iş, kâğıtlar yarın akşama kadar mutlaka getirilsin” dedi. Ayrıca televizyona bu akşam Roj TV, Samanyolu gibi kanalların bağlanmasını istedi. Teknisyen bulunursa bu akşam bağlanacak. Bu bağlamda ayrıca, her gün odasına tarafımızdan bırakılan gazetelere, iktidar yandaşlarından bazı eklemeler yapılmasını istedi. Bundan sonra Vakit, Sabah, Taraf, Star, Bugün, Zaman, Yenişafak alınacak. Sözcü gazetesini okuyunca sinirleri bozuluyormuş; onu bir daha görmek istemediğini özellikle vurguladı.   

Saat 17.30: Akşam çayı hep birlikte içildi. Yanında bisküvi, kek ikramı yapıldı. İştahı çok iyiydi. Viski olup olmadığını sordu, olmadığını söyledik. Ne de olsa burası cezaevi. O konuda ısrarlı olmadı. Adamıza, Avrupa’nın ricalarıyla kendisine arkadaş olarak getirilen ekibine iltifatlarda bulundu. Yarın adaya avukatlarının geleceğini söyledi ve yönetimden onların da iyi ağırlanmasını istedi. Söylediğine göre, örgütüne son direktiflerini yine avukatları aracılığı ile gönderecekmiş. Yine söylediğine göre, “Kürt açılımı, fikir ve ifade özgürlüğü” doğrultusunda yakında İmralı’da basın toplantısı yapmasına izin çıkacakmış. Zaten tek eksiğinin bu olduğunu vurguladı. Ayrıca avukatlarına “Eski odamda daha rahattım, burası iyi değil” diyerek kamuoyuna İmralı’nın bir cennet olmadığı mesajını ileteceğini belirtti. Adamıza yeni gönderilen terörist konuklarımızdan biri, sohbet sırasında kendisine Sayın önderim, hükümetimizin bu açılımını nasıl buluyorsunuz” diye sorduğunda “Onlara yol haritasını buradan ben verdim. Ancak bazı eksikleri olduğunu düşünüyorum. Yakında onlar da tamamlanınca bizi kimse tutamaz” dedi. Yine ekipten bir başkası, “Sayın önderim, AKP iktidarımızı nasıl buluyorsunuz?” sorusunu yöneltti. Yanıtı aynen şöyle oldu: “Gerek adaşım Abdullah Bey gerekse Tayyip Bey çok sağlam duruyor. Bizden bile sağlam çıktılar. Adım adım hedefe yaklaşıyoruz. Onlara güvenim sonsuzdur. Yarın hobi odamızda buluşunca size ayrıntılı anlatırım.” Saat epeyce ilerlemişti, yemek vakti geliyordu. Abdullah Bey odasına döndü duşa girdi.

Saat 19: Abdullah Bey yemeği tek başına yemek istediğini bildirdi. Yemeği kontrol edildikten sonra odasına gönderildi. Bonfile, kızarmış patates, çoban salata, yoğurtlu ıspanak, muz, revani. Daha önce de uyardığı halde, bugünkü bonfilenin iyi pişmemiş yani kanlı olduğundan yakındı. “Ben kan göremem, kanı hiç sevmem” dedi. Kendisinden özür dilendi, aşçıbaşı uyarıldı. Yemekten sonra odasında televizyon izledi, sonra biraz kitap okudu.

Saat 23.15: Abdullah Bey yattı. İyi uykular. Allah rahatlık versin.

Çarşamba, Ekim 18, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Aldırmayın, Boş verin


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   18 Kasım 2009

Aldırmayın, Boş verin

İşsizlik yine acayip biçimde artmış. Türkiye’de kayıtlı işsiz sayısı 3.5 milyonu geçmiş. Bu rakamda kayıtsız işsizler yokmuş. Çoğunu, üniversite bitirenlerin oluşturduğu gençlerin dörtte biri işsizmiş. İşsiz sayısı bir yılda tam 927 bin kişi çoğalmış. Yüz binlerce aile aç ve perişanmış.

Siz aldırmayın, boş verin işsizlere. Her koyun kendi bacağından asılır! Ellerine üniversite diploması tutuşturulan gençler cezaevlerinde infaz memuru, belediyelerde temizlik işçisi, otobüs şirketlerinde şoför oluyormuş. Başkaların araçlarında karın tokluğuna taksicilik yapıyormuş… 

Ayvalık’ta bir tatil sitesinde çalışan İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi mimarlık diplomasını cebinde taşıyan Gökhan orada boşları toplayıp bulaşıkları yıkıyormuş. Soranlara da, “İş bulamıyorum. Ne yapayım, açlıktan öleyim mi?” diyormuş.

Siz aldırmayın, boş verin onlara. İş bulamazken bize mi sordular.

Her şeyin bir çözümü var. Biraz sabırlı olacaksınız. Bu işkenceden kurtuluşun mucize formülünü Tayyip biliyor ve sık sık açıklıyor, ama siz anlamıyorsunuz. Ne diyor her kürsüye çıkıp nutuk atmaya başladığında?

“Ey vatandaşım, en az üç çocuk yapın.”

Siz üç değil beş çocuk, beş değil on çocuk yapmaya bakın!..

Çünkü onları Tayyip büyütecek, okutacak, sağlık harcamalarını, yediklerinin, içtiklerinin paralarını kendi cebinden Tayyip ödeyecek, sonra da iş bulacak!.. (Yaşam boyu hayat sigortası!)

Yani çocuklarınız için sizin cebinizden bir kuruş çıkmayacak. Hatta o kadar ki, siz çocuk yaptıkça, bizim Tayyip aynen kendi çocukları gibi işadamlarından burs bulup onları yurtdışında okutacak. Başınıza devlet kuşu kondu, farkında değilsiniz.

Siz dünyanın en pahalı akaryakıtını kullanıyormuşsunuz. Size her gün zam üstüne zam yağdırıyorlarmış. Elektrik ve doğalgaz zamları yine kapıya dayanmış. Vergiler, harçlar giderek artıyormuş; çünkü devlet bütçesi sıfırı tüketmiş.

Devletin memuru, emeklisi, vatanın esnafı, ev kadını, serbest meslek sahibi, öğrencisi inim inim inliyormuş.

Siz bunlara da aldırmayın, boş verin.

Tayipgillerin bir eli yağda, bir eli balda ya, siz ona bakın. İşleri tıkırında. Görmüyor musunuz, memlekette her gün yeni alışveriş merkezleri açılıyor, en lüks mağazalar buralarda hizmet sunuyor, son model araçlar caddelerde fink atıyor. Sakın ola ki siz bu konularla ilgilenmeyin.

                                                          ***

Memlekette güzel işler oluyor, siz onlara bakıp karnınızı doyurun. İşte, İmralı’da yatan adama dün 5 adet PKK’lı arkadaş gönderildi. Gelenlerin isimlerini de kendisi belirledi. “Kürt açılımı” işte böyle olur. Orada adamın canı sıkılıyordu, yalnızlık çekiyordu. Şimdi, kendi seçtiği beş arkadaşıyla her gün birkaç saat birlikte olacak; hobi odasında dertleşecek, muhabbet edecek, oyun oynayacak…

Abdullah Öcalan rahat etsin diye İmralı’da yaptırılan yeni, gıcır gıcır, otel gibi cezaevine bu devletin, bu milletin parasıyla tam 5 milyon dolar para harcandı.

Siz boş verin işsizliği, sefilliği, açlığı, perişanlığı falan!..  İşsiz sayısı giderek artıyormuş, maaşlılar geçinemiyormuş, bırakın bu ağlaşmaları.

Siz Apo’ya bakın. Onun nasıl mutlu edildiğini düşünün. Karnınızı öyle doyurmaya çalışın!..

Ötesine boş verin, aldırmayın…

                                                          ***

Memlekette güzel işler olduğunu bir an olsun aklınızdan çıkarmayın. Baksanıza, “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü “İlkellik” olarak tanımlayan Bay Abdullah Gül, önceki gün GATA’da yapılan törende Türk sancağını öptü. Vallahi de billahi de öptü! Bu manzarayı görünce kendi kendime bağırmışım. “Helal sana bu yollar Abdullah Bey” diye!

O törende bir gazi yüzbaşımız vardı. Onu ekranlarda, ya da dünkü gazetelerde gördünüz mü? Yüzbaşı Bedri Aluçlu. Yıllar önce PKK mayınına basmış, iki kolunu ve iki gözünü yitirmiş. Başı halen sarılı, törende öylece oturuyordu.

Böylece binlerce gazimiz var. Ellerini, bacaklarını, gözlerini yitirmişler. Ya yedi bin şehidimiz?

Ne yapalım yani, onları dert mi edeceğiz kendimize? Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir! Ölmeselerdi, kendilerine dikkat edip organlarını yitirmeselerdi.

Siz boş verin bütün bunlara, aldırmayın.  

Güzel işlere bakın. “Kürt açılımı” başladı. Düzmece Genelkurmay Belgeleri  AKP-Fethullah medyasında uçuşuyor. Darbeciler-Cuntacılar(!) hesap veriyor.

Herkesin telefonu dinlenirken Tayyip itiraf ediyor, “Mahkeme kararı olmadan beni de dinlemişler” diye ağlaşıyor. Vah vah!

İşsizlik mişsizlk, dinleme minleme… Şehitler, gaziler falan…

Siz boş verin bunlara, boş verin! Hiç aldırmayın. Bize bir Kürt açılımı lâzımdı, bir de Ergenekon…

Tayipgiller daha ne yapsın sizin için!..

Salı, Ekim 17, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Vatanda Hortlak Var, Hortlak

Image Hosted by ImageShack.us

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   17 Kasım 2009

Vatanda Hortlak Var, Hortlak

“Eğer bir memlekette vatan hainlerinin tabutları bayrağa sarılarak merasimle gömülüyorsa; eğer bir memlekette vatan hainlerine ‘Şehit’ deniliyor, milletini ve memleketini soyan şakiye (eşkıyaya) ve hayduda destanlar yazılıyorsa…

Eğer bir memlekette zalim uşakları melek kılığına bürünüp ‘Hürriyet Tanrısını’ bir beleme gibi kullanıyorsa…

Eğer bir memlekette demokrasinin ırzına geçmiş olanlar utanmadan kardeşlik ve saygı iddiasında bulunuyorsa…

Eğer bir memlekette soysuzlar ve şirretler, abidelerin mermerlerini binek taşı gibi kullanarak namusa ve şerefe saldırmak için şerre (kötülüğe) ve iftiraya binip sokak sokak geziyorsa…

Eğer bir memlekette fazilet taşlanıp, haysiyet karalanırken, fesat pohpohlanıyor ve kin yağlanıyorsa…

Eğer bir memlekette alçaklar bir seviye (düzey) iddiasına haramiler (haram yiyenler) ve korkaklar bir cüret ve cesaret hamlesine kalkışmış bulunuyorsa…

Ve eğer o memleketin adı Türkiye ise, o memlekette bütün bu karanlık sürünün karşısına dikilip, hepsini son kırıntısına kadar tüketecek bütün kuvvetlerin saati çalmış demektir.

Bir bükülmez bilek o bayrağı, sarıldığı tabutun kokmuş tahtaların üzerinden hemen çekip alır ve gönderine diker…

Bir demir yumruk, zalim yardakçılarının enselerine, bir şimşekli kol, fazilet kundakçılarının suratlarına iner…

Hayır, ‘Bu vatan hepimizindir’ sözünden alçaklara hiçbir hisse düşmez.

Bu vatan faziletindir, iffetindir, haysiyetindir…

Ama asla kahpenin, alçağın, zalimin ve şirretin değildir.

Sen ey zulmün ateşine göğüs germiş körpe fidan… Sen ey temiz yürek…

Sen ey ehli vatan, gün görmüş başını kaldır ve iyi bak. Vatanda hortlak var, hortlak!..

Bir alçaklar sürüsünü peşimden sürükleyerek bir iskelet dansının tıkırtılarıyla kulaklarımızı tırmalayan bu uğursuzu, layık olduğu cehenneme yollayalım…

                                                          ***

Yukarıda yazdıklarımı beğendiniz mi? Güzel yazmış mıyım? Yerli yerine oturmuş mu? Yani cuk diye oturmuş mu?

Ama ne yazık ki bunları yazan ben değilim. O halde kim yazmış? Epey eski bir yazı.

Şimdi bir okuyucumuzdan, emekli PTT Merkez Müdürü Sayın Hüseyin Aydın’dan aldığım şu kısa mektubu birlikte okuyalım:

“Sayın Çölaşan, bundan tam 47 yıl 10 ay önce yazılan bu yazı, günümüze ne güzel uyuyor. Değişen hiçbir şey olmamış.

O tarihlerde Dünya gazetesi bugünün Sözcü gazetesi konumundaydı.

Hiç umutlanmasınlar.

‘Kanla, irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti.’

Aynı yöntemle koruma hakkımız saklıdır.

Ben 80 yaşında genç bir Atatürk tutkunuyum. Ben böyle düşünebildikten sonra, herhalde benim gibi düşünen milyonlar vardır. Selamlar, saygılar, efendim”  

Evet, bir kez daha sorayım: Ben yazmadığıma kim yazmış yukarıdaki yazıyı?

Okuyucum Hüseyin Aydın, mektubunda bana o yazının fotokopisini göndermiş. 5 Ocak 1962 tarihli Dünya gazetesi.

Yazan: Gazetecilikte ve yazarlıkta yürekli ustamız, üstadımız, Allah sağlıklı ömürler versin Bedii Faik.

O günlerin koşulları, ustamıza o yazıyı yazdırmış. Ama sorarım size, günümüze uyarlandığında her şey cuk oturuyor mu, oturmuyor mu?

Tek parti sultası, Kürtçülük açılımı… Eş dost zengin etmeler… Telekulak rezaletleri… Yolsuzluklar… Vurgunlar… Din ticareti… Din sömürüsü… İşsizlik ve sefalet… Ve alçaklar sürüsünü peşinden sürükleyen uğursuzlar…

Şimdi bir kez daha düşünün!

Vatanda Hortlak var mı, yok mu?

Daha iyi değerlendirmek için üstadımızın yukarıdaki yazısını lütfen bir kez daha okuyun…

Cumartesi, Ekim 14, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Dinleyin Bakalım


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   14 Kasım 2009

Dinleyin Bakalım

Sevgili okuyucularım, bir gazetecinin “Ben dememiş miydim, dediklerim çıktı” diye böbürlenmesi hiç hoş değildir. Ama yeri gelir, bunu mutlaka anımsatmak gerekir. Bundan üç gün önce 11 Kasım 2009 tarihli “Telekulak İktidarda İki Hukukçu” başlıklı yazımda şöyle yazmıştım:

“Adalet Bakanlığı müfettişlerinin çoğu bu iktidarın adamı. Oraya özellikle atanmışlar… Hâkim ve savcılar yasadışı dinlemeye tabi tutuluyor. Sadece Osman Kaçmaz ve Ömer Faruk Eminağaoğlu değil, mahkeme başkanları ve üyeleri dâhil, nice hâkim ve savcılarımızın telefonları dinleniyor. Hele iktidarın adamı değilseniz mutlaka dinleniyorsunuz.”    

Bu rezalete son noktayı gazeteci arkadaşımız Gökhan Gerçek koydu. Adalet Bakanlığı Müfettişi Mehmet Arı imzasıyla yazılan “Hâkim- savcı dinleme ve izleme yazısını” ele geçirip yayınladı. Gerçek’i kutluyorum. Bu haber Türkiye’de kurulmak istenen faşist diktatörlüğün ve hukuksuzluğun somut belgesidir. İktidarın Adalet Bakanı’nın elindeki birtakım müfettişler Kaçmaz ve Eminağaoğlu dışında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’i, Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Ali Çakır’ı, Yargıtay, İstanbul ve Ankara Sincan Adliyeleri santrallerini ve adı geçenlerin özel telefonlarını dinletmekle yetinmemişler, üstelik özel yaşamlarını polise izlettirmişler. Hem de mahkeme kararıyla!

Ortaya çıkan belgeler elbette çok eksik. Sadece hâkim ve savcılar değil, herkes dinleniyor. Gazeteciler, işadamları, siyasetçiler… Birisi bir yerlerde düğmeye basıyor, önüne gelen telefon dinliyor. Geçenlerde yetkili birisinin, kıskandığı sevgilisinin telefonlarını dinlettiği ortaya çıktı. İşin cılkı çıkmış, hadise yalama olmuş. Hak, hukuk, özel yaşam gibi kavramlar ayaklar altında çiğneniyor.

Pardon, kimdir bu Adalet Bakanlığı müfettişleri?

Onların çoğu, bu iktidarın elemanlarıdır. Bu nasıl iştir ki, yürütme organı hükümet, yargının üzerine çıkıp bunları yapabiliyor.

Dahası var. Dinlemelerin yapıldığı ve kayda geçirildiği Telekomünikasyon İletişim Kurumu’nun Başkanı Fethi Şimşek önceki gün yaptığı güya basın toplantısında “Yargıtay santrallerini dinleyemedik, çünkü teknik olarak mümkün değildi” diyor. Pişkinliğe bakar mısınız!

Dahasının dahası var! Adalet Bakanlığı müfettişleri yargıya direktif veriyor, bazı hâkimler bu dinleme ve izleme kararlarını uygulamaya sokuyor. O hâkimler acaba bu konuda ek bilgi, gerekçe istiyor mu? Yoksa önlerine gelen listeleri otomatik olarak onaylıyor mu? Öyle ya, dinlemenin ve izlemenin gerekçeye bağlanması gerekmez mi? Geçtiğimiz aylarda İzmir’de bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, önüne getirilen çok sayıda telefon numarasını dinlenmesini imzalarken, arada kendi numarasının da olduğunu fark etmemiş, kendi telefonlarının da dinlenmesine onay vermişti.

Bugüne kadar yüzlerce özel telefon konuşması internete ve AKP medyasına sızdırıldı, bunlar hiç utanılmadan şakır şakır yayınlandı.

Kim dinledi, kim dinletti bu konuşmaları? Kimler sızdırdı? Dinleyenler ve sızdıranlar aranıp bulundu mu? Hayır!..

Haklarında herhangi bir işlem yapıldı mı? Elbette hayır!

Buna karşın, geçtiğimiz günlerde iki gazeteci, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım ve Ulusal Kanal Haber İstihbarat Şefi Ufuk Akkaya tutuklandılar. Niçin?.. Çünkü onlar Tayyip’in üç adet telefon konuşmasını yayınlamışlardı. İlki Kıbrıs’taki Talat, ikincisi işadamı ve Tayyip’in çocuklarına burs veren Remzi Gür, üçüncüsü ise Kadir Topbaş’la yaptığı konuşmalar.

Çifte standarda dikkatinizi çekiyorum. Yüzlerce insanın konuşmalarını dinleyen, yayınlayan ve yayınlatanlar hakkında hiçbir işlem yapılmıyor. Ama işin içine Tayyip girince, bunu açıklayanlar derhal tutuklanıyor.                  

                                                          ***

Peki, bu durumda yargı ve özellikle yüksek mahkemeler bundan sonra ne yapacak. Yargıtay ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun seçilmiş üyeleri (yani Kurul başkanı olan Adalet Bakanı ile Kurulun doğal üyesi olan Bakan’ın memuru Adalet Bakanlığı Müsteşarı hariç) bu olayları kınayan açıklamalar yaptılar. İyi de, bir kez konuşmak yetmez, Balık hafızalı, unutkan toplumda bu rezillikler de birkaç gün sonra unutup gider. Bu konuyu sürekli olarak gündemde tutmaları gerekir. Bu iğrenç gidiş karşısında onlar sürekli ses vermezse, hukuk ne olacak? Hukuk Tayyip ve adamlarının oyuncağı mı oldu. Onların insaf ve anlayışına mı terk edildi?

Türkiye’de Abdülhamit jurnalciliği yeni teknoloji ile hortlamış, iktidarın bütün çabası Kürt açılımı tezgâhına odaklanmış. Bu rezillikler başka bir ülkede olsa kıyametler kopar. Bunu yaratanlardan bire bir hesap sorulur…

Ve mutlaka sorulacak.

Hiç kimse korkmasın. Ama özellikle hukukçular ve yargı mensupları lütfen korkmasınlar. Korkunun ecele faydası olmuyor. Türkiye’nin uçuruma sürüklendiği bu sürece hiç değilse yargı “Dur” deme cesaretini gösterebilsin.

Cuma, Ekim 13, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Eldivenli, TRT’li İfade


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   13 Kasım 2009

Eldivenli, TRT’li İfade

Sevgili okuyucularım, size bugün ilginç bir olay daha anlatacağım. Albay Dursun Çiçek önceki gece tutuklandı. Önce Ergenekon savcılarına ifade verdi; tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi ve beklenen son!  

Tutuklandı.

Peki, Beşiktaş Adliyesi’nde o gece neler oldu? Hava soğuk değildi. İfade kapalı yerde alınıyordu. O halde Çiçek savcıların yanında niçin eldiven kullandı? Önceki gece neler olduğunu Çiçek’in avukatı Mustafa Çevik’e sordum:

“Odada dört savcı vardı. Islak imzalı olduğu iddia edilen belgenin bize gösterilmesini istedik. Mühürlü bir çuval getirdiler ve bizim yanımızda açtılar. Kâğıdı müvekkilime uzattılar. Müvekkilim hazırlıklı gelmişti, yanında eldivenleri vardı. Eldivenleri eline taktı ve belgeyi aldı. Eldiven kullanma nedeni, belgenin üzerime parmak izi geçer ve ileride derler ki ‘İşte, Dursun Çiçek’in parmak izi belgede var.’  Bunu önlemek için eldiven kullanmak zorundaydı.

Sonra belgeyi ben inceledim. Fotokopi belge ile orijinal olduğu iddia edilen belgedeki imza hemen hemen aynı. Orijinali de fotokopi gibi. Arada bir fark yok. İmzada fotokopiden hiçbir farkı olmayan siyah mürekkepli bir kalem kullanılmış. Bunun orijinal (ıslak imza) olmadığını söyledik; Bunun TUBİTAK ve öteki referans laboratuarlarında incelenmesi gerektiğini beyan ettik. Savcılığın görevi, aleyhte delillerle birlikte lehte delilleri de toplamaktır. Bu talebimiz reddedildi. Dahası, belgede parmak izi aranmamış. Karşımıza sadece Adlî Tıp Raporu çıkarılıyor.

O mühürlü çuval açıldıktan ve biz belgeyi ördükten sonra, savcılardan bir talebimiz oldu. Bu belgeyi bizim önümüzde aynen çuvala koyup bizim önümüzde çuvalı mühürlemelerini istedik. Bunu da kabul etmediler. ‘Biz hallederiz’ diye çuvalı rafa kaldırdılar.

Bundan sonra karşımıza, müvekkilimin yaptığı tüm telefon konuşmalarının dökümünü çıkardılar. Son güne kadar dinlemişler! O konuşmalarda hiçbir suç unsuru yoktu. Örneğin, ilk tutuklamadan sonra gelen geçmiş olsun telefonları… Dostlarıyla yaptığı konuşmalar…

Bu arada, çok ilginç bir olay daha oldu. Biz ifade verirken odada TRT-2 kanalı açıktı. Bir anda bir haber duyduk. TRT-2 ‘Albay Dursun Çiçek tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildi’ diye haber verdi.  Oysa biz o sırada tutanakları okuyup imzalıyorduk.

Müvekkilim bu haberi duyunca bana hitaben ‘Acaba TRT, b konuda savcılara tutuklama isteyin mesajı mı veriyor?’ diye sordu. Savcılar da, ‘Görüyorsunuz işte, burada hep birlikteyiz. Bizim bu konuda rolümüz yok. Biz sadece suç duyurusunda bulunabiliyoruz’ dediler.

Savcılıktaki sorgumuz 3.5 saat sürdü. Odada dört savcı, müvekkilim, ben ve büromda stajyer avukat olarak çalışan müvekkilimin kızı İrem Çiçek vardı.”

                                                          ***

Avukat Mustafa Çevik, daha sonra mahkemede neler olduğunu bana anlattı. Özetliyorum:

“Sorgu bitince savcılık, müvekkilimi tutuklama istemiyle nöbetçi mahkeme olan 9’uncı Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk etti. Nöbetçi hâkime ifadelerimiz yineledik. Ancak ilginçtir, hâkim bizim söylediklerimizi tutanaklara ya hiç geçirmiyor, ya da eksik geçiriyordu. Benim sözlerim de tutanağa geçmiyordu. Bunun üzerine itiraz ettim, kabul etmedi. Reddi hâkim istedik ve dışarı çıktık. Biraz sonra içeriye çağırıldığımızda, hâkim bize ‘tutuklama kararı verdim, tutanakları imzalayın’ dedi. İmzalamayacağımızı, bu karar bu gece itiraz edeceğimizi söyledik. Ancak yarın itiraz edebileceğimizi söyledi. Mahkeme kalemine gidip zabıt kâtibine itiraz dilekçesini vermek istedik, ‘Hâkim Bey’in emri olmadan almam’ dedi. Sonra dilekçeyi yazıp hâkime verdik, kabul etmedi. Biraz sonra baktık ki, Hâkim Bey servis aracı ile adliyeden gidiyor. Hemen nöbetçi savcıyı çağırıp durumu anlattık. Bunun üzerine dilekçemiz kabul edildi.

Bu olayda adil yargılanma hakkımız kısıtlanmıştır. Tutuklama istisnai bir kuraldır. Müvekkilim delilleri karartamaz. Yer, görevi bellidir ve kaçamaz. Adliye binasında bir günümüz ve gecemiz böyle geçti.”    

                                                          ***

Dünkü “Albay Çiçek tutuklanacak” başlıklı yazımda tutuklama kararı çıkmadan önce şöyle demiştim:

“Çiçek tutuklanacak. Başka yolu yok.

Çünkü, eğer tutuklanmaz ve serbest bırakılırsa, AKP’nin ve AKP medyasının aylardan beri çığırtkanlığını yaptığı “Darbe masalı” çöker. Türk ordusunu yıpratmak için, kendi kendilerine bilinçli ve plânlı olarak yaratmış oldukları tüm masallar bir anda balon gibi patlar. O zaman da AKP, elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi olur!

Eğer tutuklanmazsa, yarınki (yani bugünkü) yazımda herkesten özür dileyeceğime burada söz veriyorum.

Tutuklandığı takdirde ise “Biz dememiş miydik, bunlar darbe yapacaktı. İşte Türk adaleti bu adamı tutuklayarak hepsine gereken dersi verdi. Ötesi de gelecek, azz sonraa…” çığırtkanlığı sürüp gider.”

Avukat Mustafa Çevik’in anlattıklarında çok, ama çok önemli iki ‘ayrıntı’ var. İlki, Albay Çiçek’in ifadesini eldivenle vermiş olması. Kendisine uzatılan ve üzerinde ıslak imzası olduğu iddia edilen belgeyi alırken eldiven kullanıyor ki, üzerine parmak izi geçmesin… Ve sonra birileri ortaya çıkıyor “Belgede parmak izi var” demesin! İkincisi ise TRT’nin henüz ifade devam ederken “Tutuklama talebi ile mahkemeye sevk edildi” diye gaipten haber alarak(!) haber okuması!.. Ne ilginç rastlantı ki, ifade alınırken savcıların odasında televizyon açık, hem de TRT! Acaba o haber okunurken savcılara “tutuklama isteyin” mesajı mı veriliyordu?

Yaa, işte böyle sevgili okuyucularım…

 


Perşembe, Ekim 12, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Büyük Lokma Ye, Büyük Söyleme


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   12 Kasım 2009

Büyük Lokma Ye, Büyük Söyleme

AKP ve AKP’nin besleme medyası, Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’e sürekli yüklenirdi:

“Vay, yine bir teröristi affetti, cezaevinden çıkmasını sağladı.”

O zaman hep yazardık, kendilerine işin doğrusunu anlatmaya çalışırdık.

“Kardeşim, af yetkisini Cumhurbaşkanları kafadan, gelişigüzel kullanmaz. Önüne dosya gelir. Eğer tutuklu veya hükümlü vatandaş ağır hastaysa, kocamışsa, cezaevi koşullarında yaşaması mümkün değilse, önce tam teşekküllü bir hastaneden rapor alınması gerekir. Sonra Adlî Tıp Kurumu rapor verir. Sonunda dosya Adalet Bakanlığı’na gider, burada incelenir ve Cumhurbaşkanlığına gönderilir. Bilmeden konuşmayın, bilmeden eleştirmeyin.”

Bu konuda bazı AKP milletvekilleri de – Sayın Sezer döneminde – sürekli ahkâm keserdi. Birkaç örnek vereyim:

Atatürk’ün Meclis’te asılı fotoğraflarının indirilmesini isteyen Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu:

“Cumhurbaşkanı’nın af yetkisini kullanarak cezasını kaldırdığı mahkûmların çoğu terör örgütü üyesi.”

Samsun Milletvekili Yılmaz Demir:

“Sezer, devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerde bulunan eli kanlı terör üyelerine karşı af yetkisini kullanıp bunların cezasını ömür boyu kaldırıyor.”

Karaman Milletvekili Mevlüt Akgül:

“Sezer teröristleri affederek tarafsızlığını yitiriyor.”

Bursa Milletvekili, günümüzün Devlet Bakanı Faruk Çelik:

“Sezer’in affettiği mahkûmların tamamına yakını yasadışı sol örgütlerin üyesi. DHKP-C var, TİKKO var!”

Evet, o mahkûmların af dosyaları, yapılan ayrıntılı sağlık incelemeleri sonrasında Adalet Bakanlığı tarafından Cumhurbaşkanlığına gönderilmişti. Bu milletvekilleri ve AKP’nin şarlatan medyası bu uygulamadan ya habersizdi, ya da bu konuyu Sayın Sezer’i yıpratmak için gündemde tutmaya çalışırlardı.

Peki, şimdi ne oldu? Aynı makamda oturmakta olan Bay Abdullah Gül, terör hükümlüsü Güler Zere’yi affetti. Kimdi Güler Zere.

DHKP-C örgütü mensubu. 1993 yılında iki vatandaş ile bir bekçinin öldürülmesi, Tunceli’nin Hozat ilçesinde, askerî konvoya ve jandarma karakoluna silahlı saldırı düzenlenmesi, Pertek ilçesinden üç askerimizin şehir edilmesi ve yedi vatandaşımızın öldürülmesi ile Ulukaya köyünün yakılması olayına karışmış ve mahkûm olmuştu. 

Şimdi gördük ki, gerekli işlemlerden geçtiği takdirde, teröristlerin de AKP’nin Çankaya’da ikamet eden yetkilisi tarafından affedilmesi mümkün oluyormuş! O halde biz de Bay Abdullah Gül’e “Vay, teröristleri affediyor” diye saldıralım mı! Kaldı ki, bu Zere olayı Bay Gül’ün ilk affı değildi. Daha önce başkaları için de af kararları imzalamıştı ve bunlar arasında yine teröristler vardı.

Şimdi bu durumda ne yapmalı?

Daha önce Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’i bu konuda eleştiren AKP tayfasına desek ki, “Özür dileyin” elbette dilemezler. Ancak, şimdi gerçekler belgelerle ortaya çıkınca, bunlara bir atasözümüzü anımsatmak yeterli olur:

“Büyük lokma ye, büyük konuşma.”

Albay Çiçek Tutuklanacak

Genelkurmay’da irticayla mücadele belgesini hazırladığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek dün İstanbul’da Beşiktaş Adliyesi’ne gitti. Önce savcılara ifade verecek, sonra hâkim karşısına çıkarılacaktı.

Bu yazıyı yazdığım saatlerde sonuç belli değil. Yani, Çiçek’in tutuklanıp tutuklanmayacağını bilmiyorduk. Sonucu belki dün akşam ekranlardan öğrendik; belki de bugün öğrenmiş olacağız.

Ben burada sadece tahminimi yazıyorum.

Çiçek tutuklanacak. Başka yolu yok.

Çünkü, eğer tutuklanmaz ve serbest bırakılırsa, AKP’nin ve AKP medyasının aylardan beri çığırtkanlığını yaptığı “Darbe masalı” çöker. Türk ordusunu yıpratmak için, kendi kendilerine bilinçli ve plânlı olarak yaratmış oldukları tüm masallar bir anda balon gibi patlar. O zaman da AKP, elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi olur!

Tutuklandığı takdirde ise, “Biz dememiş miydik, bunlar darbe yapacaktı. İşte Türk adaleti bu adamı tutuklayarak hepsine gereken dersi verdi. Ötesi de gelecek, azz sonraa…” çığırtkanlığı sürüp gider.

Albay Çiçek’in tutuklanacağını sıradan bir vatandaş sezgimle tahmin ediyorum ve bir kez daha vurguluyorum: Bu yazıyı mahkemeden karar çıkmadan önce, dün saat 17 dolaylarında yazıyorum. Tahminim doğru çıkmazsa, yarınki yazımda herkesten özür dileyeceğime de burada söz veriyorum.

Çarşamba, Ekim 11, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Telekulak İktidarda İki Hukukçu


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   11 Kasım 2009

Telekulak İktidarda İki Hukukçu

Aman, siz siz olun, eğer yargıda hâkim veya savcı olarak görev yapıyorsanız, sakın bu iktidarı kızdıracak, hoşuna gitmeyecek bir karar vermeyin!

Eğer Yargıtay, Anayasa Mahkemesi veya Danıştay üyesi değilseniz, yani tam güvenceniz yoksa, sonunuz iyi olmaz! Başına her şey gelebilir.

Öyle günler yaşıyoruz ki, Tayyip isimli biri çıkıyor ortaya ve Ergenekon davası için “Ben bu davanın savcısıyım” diyebiliyor. Sem kimsin, hangi yetkin ve sıfatınla kendini, mahkemede görülmekte olan bir davanın hâkimi veya savcısı ilân edebiliyorsun?

İş bununla da bitmiyor. Tayyip, o meşhur, içinde baygın kalınca camları balyozla yarım saatte kırılabilen Mercedes marka zırhlı aracını Ergenekon savcılarından Zekeriya Öz’ün emrine ve hizmetine verebiliyor.

Evet, sayın hâkimler ve savcılar, sakın ola ki bunların istekleri doğrultusunda karar vermekten şaşmayın, sakın ağzınızı açmayın! Valla sizi de duman ederler. Neden mi?

İki saygın ve onurlu hukukçunun Sincan 1’inciAğır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz’la, Yarsav Başkanı Yargıtay Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun başına gelenler aynen sizin de başınıza gelebilir.

Ne yapmış onlar? Hâkimlik mesleğini küçük mü düşürmüş? Avanta mı almış, rüşvet mi yemiş? Ne yapmışlar, ne yapmışlar?..

Bu olaylar artık çok basit! Hoşlanmadığı hukukçuları yiyip harcamak istiyorsa, AKP iktidarının yapacağı iş çok basit. Adalet Bakanı, emrindeki Teftiş Kurulu Başkanı’nı çağırıp bir direktif verecek:

“Birkaç sağlam müfettiş ayarla, fanca hâkimi, filanca savcıyı denetlesinler.”

Adalet müfettişlerinin çoğu zaten bu iktidarın adamı. Oraya özellikle atanmışlar. En güvendikleri müfettişler hoşlanmadıkları hâkim ve savcılara gönderilecek ve onların açığını aramaya başlayacak. Verilen emre uyulması gerekir:

“Boş dönmeyin. Mutlaka bir şeyler bulunacak. İlle de ceza. Mümkünse meslekten ihraç.”

Ve iktidarın tavır koyduğu her hâkim ve savcı, Demokles’in kılıcını başucunda hissedecek.

                                                          ***

Şimdi, Adalet Bakanlığı, geçici AKP iktidarının hoşuna gitmeyen davranışlarda bulunan, ya da onlara ters gelen kararlar veren iki saygın hukukçu, Osman Kaçmaz ve Ömer Faruk Eminağaoğlu hakkında yasal işlem(!) başlattı. Bakan Bey’in müfettişleri tarafından yapılan inceleme sonucu iki gün önce belli oldu:

Her ikisinin de meslekten ihracı, yani kovulmaları isteniyor.

Bazı kovulmalar vardır, insanların boynuna takılan şeref madalyası yerine geçer. Ben de o madalyaları boynumda taşıyan biriyim. Ancak, devletten kovma, öyle bazı efendilerin istediği gibi kolay olmaz. Gün gelir, onun da hesabı sorulur. Sem kimi nereden kovuyorsun, kimi meslekten ihraç ediyorsun!

Kaçmaz ve Eminağaoğlu’nun telefonları uzun zamandır dinleniyordu. Bu konuda verilmiş bir mahkeme kararı yoktu. Ama ne fark eder, dinleniyordu! O kadar ki, Osman Kaçmaz mahkemedeki odasına dinlemeyi önlesin diye ‘Jammer’ aygıtı yerleştirmişti. Eminağaoğlu’nun da yasa dışı yöntemlerle dinlendiği belli olmuştu.

İşin daha da acı yanı, bu dinlemeler örtbas ediliyordu. Bunun somut örneği yine birkaç gün önce belgelendi. Mahkeme kararı uyarınca üç kişilik bilirkişi heyetiyle, Ankara 1’inci Sulh Ceza Mahkemesi Başkanı Hayri Keskin, telefon dinlemelerini yapan ve kadrolarının tümü Tayyip’in seçilmiş elemanlarından oluşan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın da (TİB) inceleme yaptılar. Hâkim ve savcı telefonlarının dinlenip dinlenmediğini gösteren aygıtlara ulaşılmasına “Gizlidir” denerek izin verilmedi.

Mahkeme kararı karşısında “Gizlilik” kavramı yoktur. Bir kez daha ortaya çıktı ki, hâkim ve savcılar yasa dışı dinlemeye tabi tutuluyor. Sadece Kaçmaz ve Eminağaoğlu değil, mahkeme başkanları ve üyeleri dâhil, nice hâkim ve savcılarımızın telefonları dinleniyor. Hele iktidarın adamı değilseniz, mutlaka dinleniyorsunuz.

Nitekim TİB’de mahkeme kararı ile inceleme yapan hâkim, Hayri Keskin, bu konuda An kara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Özetliyorum:

“Dinleme kayıtları mahkememize TİB tarafından verilmemiş, gizlenmiştir. Hâkimin görevini engelleme suçu işlenmiştir. Bu durumda görevimizi tam olarak yapamadık. Kamu davası açılmasına…

Hukukun ve mahkeme kararlarının Tayyip yöntemleri ile böyle paspas gibi çiğnenmesi başka ülkede olsa, inanın kıyamet kopar.

                                                          ***

Evet, Adalet Bakanlığı’nın Bakan’dan emir alan müfettişleri, Osman Kaçmaz ve Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun meslekten ihracını istemişler! Bakanlık da aynı istemle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na başvuruda bulunmuş.

Yazımı bitirirken, bu gülmece konusunda siz bir örnek daha vereyim! Tayyip, bundan bir süre önce şehitlerimiz için “kelle” demişti. Hakkında tazminat davası açıldı…

Ve Kartal 2’inci Sulh Hukuk Mahkemesi Başkanı Sevgi Övünç bizim Tayyip’i sembolik olarak 3 kuruş (üç kuruş) tazminat ödemeye mahkûm etti. Yargıtay bu kararı oybirliği ile onadı ve kesinleşti. Vay, sen misin Tayyip’i tazminata mahkûm eden! Övünç’ün üzerine hemen Adalet Bakanlığı müfettişleri sevk edildi ve hakkında yargılama izni verildi.

İşlerine geldiği anda “Bu konu bağımsız yargıya intikal etmiştir. Biz bir şey söyleyemeyiz, karışamayız.” Diye ahkâm kesip sıyrılırlar. İşte “bağımsız yargının” gerçeklerini görüyorsunuz. Hâkimlerini ve savcılarını dinleyen, hoşuna gitmeyen yargı mensuplarının üzerine hemen müfettiş sevk edip meslekten ihraç isteten bir telekulak iktidar.

Bu işlerin sonu iyi gelmez. Hiç iyi gelmez…

Salı, Ekim 10, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Atatürk’e Karşı Çıkan İki Muh


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   10 Kasım 2009

Atatürk’e Karşı Çıkan İki Muhalif

Sevgili okuyucularım, bugün 10 Kasım Mustafa kemal Atatürk’e Allah’tan rahmet diliyorum…

Ve bugün sizlere, Atatürk hayatta iken O’na yazıları ve kitaplarıyla muhalefet eden, hiç sevmeyen iki önemli insanımızın daha sonra yazdıklarından iki örnek vereceğim. İlki Zekeriya Sertel. Sol görüşlü, ilkeli bir aydın. Eşi Sabiha Sertel ile birlikte yıllarca yurtdışında yaşamak zorunda kaldı. Şimdi Sertel’in 1977 yılında yayınlanan “Hatırladıklarım” isimli kitabından özetleyerek bir alıntı yapıyorum.

“Atatürk’ün ölümü geniş halk yığınları arasında derin bir keder yaratmıştı. Memleketin yüreği durmuştu. Halkın Atatürk’ü ne kadar çok sevdiği şimdi daha iyi belli oluyordu. Eşimle birlikte töreni daha iyi görebilmek için Yeni Cami minarelerinden bir tanesinin şerefesine çıkmıştık. Tabutun arkasından tekbir sesleri, ilahiler ve hıçkırıklar yükseliyordu. Bütün millet ağlıyordu. Bu güzel fakat hazin manzarayı seyrederken Atatürk’ün son 15 yıllık hayatı bir sinema filmi gibi gözlerimin önünden geçti. O vakit vicdanımla bir hesaplaşma yapma gereğini duydum.

Sağlığında biz bu adama karşı “hürriyet ve demokrasi savaşı” yapmıştık. Onu demokrasi ve hürriyet getirmediği için adeta suçlu sayıyorduk. Onun hareketlerini diktatörce buluyorduk. Çünkü o vakit ormanın içindeydik. Ağaçları görüyorduk ama ormanı bütün büyüklüğü ile göremiyorduk. Şimdi, geçenleri daha aydın görüyordum.

Atatürk büyük devrimler yapmıştı, birbiri ardından gerçekleştirdiği devrimler, o zaman büyük hoşnutsuzluklar yaratmıştı. Halife ve padişahtan yana olanlar ona cephe almıştı. İttihatçılar onda karşı suikast düzenlemişti. (1926 yılında İzmir suikastı.) Şapka ve yazı devrimleri, tekkelerin kaldırılması, birçok kötü geleneklerin yıkılması bazı kimseleri tedirgin etmişti. Emperyalistler de memleket içinde isyanlar çıkarmıştı. İstanbul’da bütün halifeci, padişahçı, gerici basın, Atatürk’e karşı yaylım ateşi açmıştı. Bütün bu koşullar içinde Hürriyet ve demokrasi gelişebilir miydi?

Tersine, devrim düşmanlarına karşı az çok sert davranmak gerekir. Atatürk de iç ve dış düşmanlara karşı tedbirli ve ihtiyatlı bulunmak ihtiyacındaydı. Böyle olmakla beraber Hitler ve Mussolini biçiminde bir diktatörlüğe gitmedi. Bütün koşullar onun Doğulu bir diktatör olmasına elverişliydi. Fakat asker olmasına rağmen yumuşak, sevimli ve akıllı bir otorite kurdu. Bu otorite korkuya değil, sevgiye dayanıyordu. Ona bu kuvveti veren, halkın kendisine sevgiyle bağlı olmasıydı.

Onun için, bizim istediğimiz kadar değilse de, yine günün koşullarının elverdiği ölçüde hür bir rejim kurdu. Biz eleştirilerimizi özgürce yapabildik. Nazım Hikmet en devrimci şiirlerini onun döneminde yazdı. Zaten büyük adamlar ölümlerinden sonra anlaşılır. Atatürk de, bütün ölçüleriyle şimdi anlaşılmaya başlanmıştır.

Onun için, Atatürk dün de büyüktü, bugünde büyüktür, yarın da büyük kalacaktır.”

İşte solcu bir aydının, rahmetli Zekeriya Sertel’in, Atatürk’ün ölümünden yıllar sonra yazdığı kitabından bir kesit.   

Ve “Cüceleşmeyen Dev”

Gazeteci, yazar ve romancı Refik Halit (Karay), Milli Mücadele’ye karşı çıkanların en ön saflarındaydı. İstiklâl Harbi sırasında hain Vahdettin tarafından İstanbul’da Posta Telgraf Genel Müdürü yapıldı. O zamanki tek haberleşme sisteminin başındaydı. Bir yanda Millicilerin Anadolu’daki tüm haberleşmesini engelledi, öbür yanda gazete yazılarıyla onlara ağır hakaretler eti.

1923 yılında imzalanan ozan Anlaşması’nda bir hüküm vardı. Türk Devleti bütün hainleri affedecek, ancak isimleri Meclis ve Hükümet tarafından belirlenen 150 hain yurtdışına gönderilecek, dışarıda olanlar Türkiye’ye giremeyecekti. Bunlar tarihimizde 150’likler olarak bilinir. Refik Halit bu listede yer aldı. Savaş sonrasında yurtdışına kaçtı; yıllarca Suriye ve Lübnan’da yaşadı. Orada da gazete çıkarıp Atatürk’e muhalefet yaptı. (1938’de Yüz Ellilikler için af çıkarıldı ve Refik Halit Karay dâhil, isteyenler Türkiye’ye döndü.) Refik Halit uzun yıllar sonra, 1963 yılında yayınlanan “Bir Ömür Boyunca” isimli kitabında bakınız “eski düşmanı” Atatürk için ne diyor. Lütfen çok dikkatle okuyunuz:

“Eski ve yeni hiçbir nesle hoş görünmek için çırpınmayan bir adamım. Zaten yaşım da beni o külfetlerden kurtarmaktadır. Unumu elemiş, eleğimi asmışım. Ne siyasi, ne de edebi bir isteğim kaldı.

Siyaset, yalancı pehlivan üretilen bir fideliktir. Ya da mermer ve tunç yerine mukavvadan heykeller yapılan bir atölye, balmumundan garip ve biçimsiz karnaval kuklaları yetiştiren bir imalâthanedir. Arada, bir büyük adam da karışır içlerine.

Bir teki (Atatürk) hariç, çoktandır memleketimizde büyük adam yetişmemiştir.

Benim veya başkalarının anılarını okuyanlar ne devlerin cüce hâline geldiğini, nasıl mum gibi eridiklerini, kardan yapılmış aslanlar gibi bir kucak çamurdan ibaret kaldıklarını görmüşlerdir.

Dev kalan kaç kişi var içlerinde? Ömrüm boyunca tanıdıklarım arasında Atatürk’ten başka cüceleşmeyen dev yok.  

Hayatta dev olmak galiba pek güç değil. Tarihte dev kalmak zor.”

Hainler listesinde yer alıp, yıllarca sürgünde yaşayan, amansız düşmanı kitabında Atatürk’ü anlatmayı sürdürüyor:

“Şimdi düşünüyorum, bir Mustafa Kemal çıkıp Millî şuur ve şerefimizi tazelemiştir. Atatürk ömrümüz boyunca, bizi kan ağlamaktan kurtarmıştır.”

Zekeriya Sertel ve Refik Halit Karay her açıdan zıt olan iki kişi. İlki, solcu-komünist. İkincisi, sağcı-padişahçı-halifeci. Zamanında Atatürk karşıtlığı yapmışlar. Ama onun ölümünden yıllar sonra yazdıkları kitaplarda birleşiyorlar:

“Atatürk büyük adamdı.”

Darısı bugünkü hainlerimizin başına…

Pazar, Ekim 8, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Meçhul Subay


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN    8 Kasım 2009

“Meçhul Subay”

Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada bir “Meçhul asker” kavramı vardır. Meçhul asker tanınmaz, bilinmez. Ama vatanı için canını vermiştir. Mezarı bile yoktur. O bir kahramandır… Ve adına dikilmiş anıtlar vardır. Ulusal günlerde anılır, anıtlar önünde saygı duruşu yapılır.

Şimdi bizim başımıza bir “Meçhul subay” çıktı. Bu, kahraman meçhul askerin tam tersi!

Muhbir… Yani ihbar eden.  Ama isimsiz ihbar. Aynı zamanda korkak. İhbar dilekçesine ismini koymaktan korkuyor.

Ergenekon savcılarına gönderdiği ihbar mektuplarında, “Ben bir subayım, işte size belgeler. Gerekirse tanıklık yapmaya da hazırım.” diyor!

Tanıklık nasıl yapacak? İsmi cismi belli değil! Sadece ihbar ediyor, jurnalcilik yapıyor.

Peki, bu adam gerçekten subay mı? Onun subay olduğuna ilişkin hiçbir bulgu yok. Sadece ihbar mektubunda öyle olduğunu iddia ediyor. Bence subay falan değil. Uygulanan ince plânda onun subay olduğu açıklanıyor ve şu mesaj veriliyor: “Bakın, TSK içinden de böyleleri çıkıp silah arkadaşlarını ihbar edebiliyor.” Ve böylece öteki TSK mensuplarına gel gel yapılıp “Siz de bu jurnalcilik furyasına katılın” çağırısı yapılıyor.

“Meçhul subay” son olarak Albay Dursun Çiçek’in orijinal imzasını (ıslak imzayı) taşıdığını iddia ettiği “Darbe belgesini” savcılığa gönderdi. Nasıl gönderdi?

Postayla! Resmi açıklama böyle.

       1- Aklı başında bir adam, böylesine altın değerinde bir belgeyi nasıl olur da postayla gönderir? Bu mümkün mü? Allah korusun, ya postada kaybolsa! Böyle bir belgenin postayla gönderilmiş olacağına Türkiye’de sekiz yaşındaki çocuklar bile inanmaz. Seki yaşın altındakiler için bir şey diyemem, onlar çok küçüktür ve inanabilir.  

       2- Belgenin zamanlaması gerçekten harika oldu; çünkü Kürt açılımı safsatasıyla dibe vuran AKP, bu belgenin yandaş ve yalaka AKP medyasına sızdırılması sonrasında durumunu biraz olsun kurtardı. Yani Türkiye’nin gündemi başka bir konuya saptırıldı ve bu il elbette Tayyip’e yaradı.         

Peki, bu belgeyi kim sızdırdı. Yandaş ve yalaka medyaya kim servis yaptı? Var olduğu iddia edilen belge savcılığa gönderilmiş olduğuna göre, acaba savcılar mı? Bilmiyoruz ki!

                                                          ***

       3- Islak imzalı olduğu iddia edilen bu “Darbe belgesi” derhâl Adlî Tıp Kurumu’na gönderilmiş ve orada yapılan incelemede imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olduğu belirlenmiş. Fakat bazı gazetelerde haber çıktı:       

“Adlî Tıp’ta bu belge için rapor verenlerin, işin uzmanları olmadığı ortaya çıktı. Böyle önemli bir konuda kararın Kurul tarafından verilmesi gerekirken, raporu oraya AKP hükümeti tarafından henüz atanan başkaları verdi.”

       4- Şimdi işin 4’üncü ve en önemli boyutuna geldik. Meçhul şahıs tarafından savcılığa gönderildiği iddia edilen bu “Orijinal imzalı” belgede “parmak izi” arandı mı?              

Bugüne kadar bu konuda en ufak bir açıklama duymadık. Arandı mı, aranmadı mı?

Eğer arandı ise, sonuç nedir? Öyle ya, adına parmak izi denilen nesne, en ufak suçtan en büyüğüne kadar zabıta vakalarının vazgeçilmez unsurudur. Evimize hırsız girer, parmak izi aranır. Cinayet olur, yine parmak izi aranır… Ve Türkiye’de sayısını tam bilmiyorum, milyonlarca insanımızın parmak izleri polis arşivlerindedir.

Bu belgeyi imzaladığı iddia edilen Albay Dursun Çiçek’in ya da Genelkurmay’da ilgili birimlerde görevli (şimdi suçlanan) kimselerin parmak izleri, acaba o imzanın bulunduğu kâğıtta var mıdır?

Öyle ya, bir belge hazırlıyorsunuz, bilgisayardan kâğıdı çekiyorsunuz, üzerine imzanızı atıp ilgili birimler gönderiyorsunuz. O kâğıt mutlaka başkaları tarafından okunuyor, sonra dosyasına, dolaba, ya da kasaya konuluyor.

Böylesine elden ele dolaşan (veya dolaşmayan) bir kâğıt parçasında parmak izi (veya izleri) olur mu, olmaz mı? Bu parmak izleri arandı ve bulundu mu?  

Arandıysa sonuç nedir? Eğer bir sonuç alındıysa, ortada gizlilik diye bir kavram kalmayan bu ortamda kamuoyuna niçin açıklanmamıştır?

       5- Dahası da var. Eğer bu belge üzerinde ciddi bir soruşturma yapılacaksa, bu kâğıt parçasını savcılığa postayla gönderdiği iddia edilen “Meçhul subayın” parmak izinin de aynı kâğıtta ya da zarfın üzerinde olması gerekmez mi? O halde, eğer savcılık bu muhbir vatandaşın gerçek kimliğini bilmiyorsa, bu parmak izinden yola çıkarak bulamaz mı? Ve bu adam “Gel bakalım arkadaş, bildiklerini savcılığımıza anlat” diye çağrılmaz mı?

Hatta bu şahsın kimliği kamuoyuna açıklanmaz mı? Böylesine “yurtsever, kahraman ve demokrasi aşığı bir subayı” (eğer varsa) hepimizin tanıması ve ona alkış tutulması gerekmez mi?

İşin başka bir boyutu: Ey meçhul subay!.. Ya da subay olduğu iddia edilen şahıs; sen eğer onurlu bir adamsan çıkarsın ortaya ve isminle cisminle konuşur, bildiklerini anlatırsın. İsimsiz muhbirlik ve jurnalcilik, dünyanın en aşağılık işidir.

Lütfen kusura bakmayın, bence bu iş biraz karışık! En azından benim kafam pek almadı.

O yüzden bu yazımda biraz soru sormak zorunda kaldım!

Cumartesi, Ekim 7, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Şu Bizim Mehmet Ali Birand!


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN    7 Kasım 2009

Şu Bizim Mehmet Ali Birand!

Mehmet Ali, Doğan Grubu’na bağlı iki televizyon kanalının başında. İlki Kanal-D. Burada haber müdürü ve sunucu. İkincisi ise, kamuoyunda CNN-Kürt adıyla bilinen CNN-Türk. Uğur Dündar ise aynı grubun Star televizyonunun haber yöneticisi. Geçen gün bu Mehmet Ali bir açıklama yapıp Uğur Dündar gibi gerçek bir haberciyi “Haber hırsızlığı” ile suçlamasın mı!

Dündar da kendisine yanıt verdi, “Bizim içimizde hırsızlıktan ve dolandırıcılıktan yargılanan hiç kimse yoktur. Olmamıştır” dedi. Bu sözleri basında okuyunca kafam geçmişe gitti. Mehmet Ali o yıllarda Brüksel’de TRT’ye çalışıyor. (Kendisi çifte vatandaştır. Aynı zamanda Belçika uyruğuna geçmiştir.)

Habere ilişkin bazı harcamalarını TRT ödüyormuş… Ve bizim Mehmet Ali düzmece belgelerle, sahte imzalarla bu devlet kurumundan fazladan çok büyük paralar tırtıklamaya başlıyor.

TRT Teftiş Kurulu bu rezalete el koyuyor. Brüksel’e müfettişler gönderiliyor; yapılan araştırmalarda, belgelerin düzmece ve hileli olduğu bire bir ortaya çıkarılıyor.

Örneğin 100 dolarlık faturanın başına 1 rakamı ekliyor ve TRT’den bin yüz dolar çekiyor. Sonuçta Mehmet Ali mahkemeye sevk ediliyor. Ankara 17’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor.

11 ay 20 gün hapis cezası alıyor. O günkü yasalara göre, mahkeme kendisine hafifçe bir kıyak yapıyor. Eğer 12 ay ceza alsa cezaevini boylayacak. Böylece 10 günle yırtıyor. Ama ismi sabıka kayıtlarına geçiyor. Bu karar Yargıtay tarafından onanıp kesinleşiyor. İkinci dolandırıcılık dosyasını TRT Genel Müdürü Tayfun Akgüner geciktiriyor. Yargılama sonucunda ikinci bir karar: “Devleti dolandırdığı ve sahtecilik yaptığı sabit olmuş. Ancak zaman aşımı nedeniyle davası düşülmüştür.”

Uğur Dündar’ın yukarıdaki sözlerini okuyunca aklıma bu yüz kızartıcı olaylar geldi. Ben o zaman Mehmet Ali’nin kimliğini, devleti nasıl dolandırdığını yazdığım çok sayıda yazıyla ve belgelerle kanıtlamıştım. Ağzını açıp bir tek yanıt veremiyordu. Sus pus olmuştu. Şimdi iki televizyon kanalının başında. Oralarda oğlunun şirketlerine işler verip Aydın Doğan’ın parasıyla ona da köşe döndürüyor.

Ve kaçın kurası Mehmet Ali, şimdi bu balık hafızalı ve unutkan toplumda, sokaklarda “Muteber ve meşhur adam!” olarak dolaşıyor.

Biz onun yerinde olsaydık “Dolandırıcılıktan, sahtecilikten” hüküm giymiş olsaydık, her halde utanır ve evden dışarı çıkamazdık. Mehmet Ali Birand, Türk gazeteciliğinin yüz aklarından sadece biridir! İçimizde daha nice Birand’lar var.

Katil Türkiye’de

Sudan’da şeriat rejimini yerleştiren bir katil. Şimdi devlet başkanı. Adı, Ömer El Beşir. Bu açıdan bizimkilerle çok yakın. Aynı yolun yolcuları. Bu katil, ülkesinde bugüne kadar en az 200 bin vatandaşını öldürdü. 2,5 milyon insanı, yerinden yurdundan edip açlığa ve sefalete mahkûm etti. Katil bu konuda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılandı ve hakkında tutuklama kararı çıkarıldı.

Suçu: İnsanlığa karşı suç işlemek.

Acımasız katil bu konuda kendini savundu: “İnsanlar öldürüldü; oldu ama sayı daha da az!”

Bu şeriatçı katille bizimkilerin arasından su sızmıyor. Adam sık sık Türkiye’ye geliyor. Şimdi tutuklama kararı sonrasında ilk kez Sudan’dan yurtdışına çıkıp İstanbul’da düzenlenen İslam Konferansı’na gelecek. Peki, tutuklanacak mı? Bizim Dışişleri Bakanlığı güvenceyi verdi bile:

“Sayın El Beşir İstanbul’a geldiği takdirde tutuklanmayacaktır.”

Peki, nasıl oluyor da bu insanlık düşmanı yobaz Türkiye’de böylesine kabul görüyor. Yanıtını hemen vereyim:

Çünkü Sudan kapısını yavaş yavaş Türk yatırımcılara açıyor. Sudan’dan Türkiye’ye para gelmesi bekleniyor. Paranın Allah’ı, kitabı, dini imanı, insanlığı yok.  Bizi yönetenler böyle düşünüyor. Gelsin de ister katilden, ister yobazdan, isterse dinsizden gelsin.

Bay Abdullah Gül Dersim’de

Bu ülkede Çankaya’da oturan şahıs, bundan bir süre önde Bitlis’in Güroymak ilçesine gitmişti. Orada bu ismi değil ilçenin geçmişte Kürtçe ismi olan Norşin’i kullandı. Kürtçülere, yerleşim yerleri isimlerinin yeniden Kürtçe olmasını isteyenlere şirin görünme çabasındaydı.

Önceki gün, Kürtçülerin ısrarla Dersim dediği Tunceli gezisindeydi.

Orada DYP’li belediye binasına asılan kocaman pankartla karşılandı.”Dersim’e hoş geldiniz.”

Öteki pankartlarda da, (Dersim) yazıyordu. Çankaya’da oturan şahıs, bunlara hiçbir tepki göstermediği gibi, Akşam gazetesinin haberine göre, kendisine hitap edenler şöyle demişti:

“Buraya Dersim deyin.”

Beyefendi bunun üzerine sormuş:

“Acaba bu konuda oylama yapsak halk ne der?”

Yanıt en başta Bay Vali olmak üzere ahaliden gelmiş:

“Yüzde yüzü Dersim der.”

Çankaya’nın AKP’lisi bunun üzerine şöyle demiş:

“Madem halk böyle denmesini istiyor, biz de buna bakacağız.”

Nasıl bakacaksınız Beyefendi? Zat-ı Âliniz kimsiniz, sıfatınız nedir? Kimlere şirin görünme çabasındasınız? Yani halk istedi diye bugün Tunceli’yi Dersim yarın Diyarbakır’ı Amed mi yapacaksınız? Sonra yavaş yavaş PKK’nın isimlendirdiği sözde eyalet sistemine mi geçeceğiz?

Doğu ve Güneydoğu’da Botan, GAP, Serhat, Garzan, Zagros, Ruha, Amed, Dersim eyaletlerini mi kuracaksınız?

Aman Allah; ülkemizde neler oluyor! Demek ki meydan bu kadar boş.

« Önceki ::
Image Hosted by ImageShack.us
Subscribe to updates < / a>