Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

http://erdem43.

VURAL SAVAŞ - Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar - Blogcu



Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar

Pazartesi, Eylül 26, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Tete de Turk (Türk Kafası)


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ        23 Ekim 2009

Tete de Turk (Türk Kafası)

Fransız burjuvalarının evlerinde, 16’ıncı Yüzyıl’dan itibaren, ev sahibinin kızdıkça hıncını almak için tokat attığı, Türk Kafası (Tete de Turk) denilen bir nesne vardı.

Aşağılandıkça ve darbe yedikçe, pişmiş kelle gibi sırıtan yöneticilerimiz sayesinde; herhangi bir ülkede, hiç kimsenin “Türk Kafası (Tete de Turk)” bulundurmasına gerek kalmadı.

Gelin iki yazarımızın yazdıklarına bir göz atalım:

        1- “Cumhurbaşkanı Gül’ün Fransa’ya gitmekten pişman olduğunu tahmin ediyorum.

Çünkü Le Monde gazetesinin yazdığına göre, kendisine “minimum protokol” yani en düşük düzeyde ağırlama uygulanmaktadır. Onuruna verilen yemeğe hiçbir Fransız bakan katılmamıştır.

Cumhurbaşkanı Sarkozy, öğle yemeği zamanını Gül’e vermeyi kabul etti, ama o da şu şartla: AB konuşulmayacak.

…Keşke… Bu ziyaretten vazgeçilseydi.

---Devlet adamları turist gibi gitmez. Hiçbir şeyi şansa bırakmaz.

Osmanlı’nın İlk Paris Sefiri “Yirmisekiz Mehmet Çelebi” idi. Yıl 1720… Saraydan davet aldığında şu şartı koydu:

“Törene davet edecekseniz bilin ki, yalnız Kral’ın yanına oturmayı kabul ederim. Zira ben Bab-ı Ali’nin sefiriyim!” (Güngör Mengi, Vatan Gazetesi/9 Ekim 2099)            

       2- Yiğit Bulut, “Ermenistan protokolü ve imzalanma şekli içimi acıttı!” başlığıyla şunları yazdı:   

“Ermenistan heyeti, saat 13’ten itibaren 18’deki toplantıya girmeme kararı aldılar… Durumu Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndan öğrenen Clinton, ‘toplantıya katılmayacağını’ açıkladı.

‘BİLGİ VERİLMEYEN! Tek taraf vardı: Türk Dışişleri yetkilileri… Boş salona ‘koşar adım’ girdiler, dünya ajanslarına resim verdiler… Çıkan manzara ‘koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin ne hâle düşürüldüğünü gösteriyor! Manzara bana göre ‘içler acısı’ ve asla kabul edilemez!”

Gel de Osmanlı’nın onurlu Devlet Adamları’nı arama…

                                                          ***

Cengiz Özakıncı “Dolmakalem Savaşları” adlı muhteşem eserinde, böyle bir Dışişleri görevlimizi anlatıyor:

(Osmanlı’nın Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem Bey’in, 24. 06. 1914’te görevine başlar başlamaz göz attığı Amerikan gazeteleri, Müslüman Türklerin Hıristiyan Ermenileri kılıçtan geçirdiklerini savlıyor; Türklere ağır sövgüler yağdırıyor…

Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey, 08. o9. 1914 günü Evening Star gazetesinde yayınlanan demecinde, “Ermenilerin Hıristiyan oldukları için değil, isyan ettikleri için, Fransa, İngiltere ve Rusya’nın desteği ile ayaklanarak Osmanlı Devleti’ni zayıflatmak istedikleri için cezalandırıldığını” belirtiyor ve “Böylesi bir silahlı ayaklanma karşısında kalsalardı Fransa, İngiltere ve Rusya acaba ne yaparlardı? Ülkelerinin özgürlüğü için dövüşen Cezayirlileri mağaralara tıkıp sonra onları dumanla boğmuş olan Fransa, Sipahi İsyanı’nda yakaladığı Hintlileri top namlularının ağzına bağlayıp, sonra o topları ateşleyen İngiltere, aynı tahrikler karşısında kalsalardı acaba ne yaparlardı?” diyor.

Amerikalıların Filipinler’i işgal ederken yerli halka uyguladıkları ‘Water Cure’ ‘su işkenceleri’ ile Amerika’da her gün işlenen ‘zencileri linç etme’ suçlarını anımsatıyor…

Ahmet Rüstem Bey’in bu demeçlerine öfkelenen Amerikan Başkanı Wilson, 10. 09. 1914 günü Dışişleri Bakanı’na gönderdiği yazıda, “Türk Büyükelçisi sınırı aşmıştır” diyor sözlerini geri alıp özür dilememesi durumunda, Amerika’dan çıkartılması gerektiğini bildiriyordu.

Dışişleri Bakanı Bryn, 11. 09. 1914 günü Rüstem Bey’den Evening Star’da yayınlanan sözlerini geri almasını istiyor; buna karşılık Ahmet Rasim Bey, ABD Dışişleri Bakanı’na gönderdiği 12. 09. 1914 günlü yanıt yazısında sözlerini geri almayacağını belirterek şöyle diyordu: “Türkiye yıllardan beri Amerikan basınının düzenlediği saldırılara hedef olmaktadır. Bu saldırılar, sık sık en ağır dille Türkiye’nin bütün duygularını incitmektedir. Türklerin dinine, milliyetine, geleneklerine sövülmüş, bütün kötülüklerin bataklığı Türkiye imiş gibi gösterilmiştir… Diplomatik kuralları aşmış olabilirim; fakat insanlığın çıkarı şekle feda edilemez. Ben, Türkiye’ye, ABD ve sonuçta bütün insanlığa karşı görevimi yerine getirmiş olduğuma inanıyorum.”

Bu yanıtlardan sonra, Amerikan yönetimince ‘İstenmeyen Adam’ diye damgalanan Büyükelçi Ahmet Rüstem Bey yurda döner.

… Ahmet Rüstem Bey, ilk adı Alfred de Blinsky olan bir Polonyalı idi. Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’in yanında yer alan ve 1’inci Meclis’te milletvekili olan Ahmet Rüstem Bey, Ermeni soykırımı suçlamalarına karşı 1918’de Bern’de Fransızca olarak yayımladığı ‘Cihan Harbi ve Türk Ermeni Meselesi’ adlı kitabının önsözünde şöyle diyordu:

“Ermeni meselesinde, dünya kamuoyuna karşı Türkiye’yi savunmayı amaçlayan bu kitabı yazarken, her şeyden önce doğduğum, pek çok iyiliğini ve nimetlerini gördüğüm bu ülkeye bağlılık duygularımı sürdürmeyi düşündüm… Bu ülkenin ve Türk halkının onurunu korumak için iki kez düelloda bile dövüştüm ve Türk-Yunan Savaşı’na gönüllü olarak katıldım. Bu kitabı yazarken beni harekete geçiren itici gücün, yalnız ve yalnız ülkeme olan sevgim ve saygım olduğunu söylemek istiyorum.”)    

                                                          ***

Onurlu insanları örnek alarak davranış sergileyenler, elbette ki onurlu insanlardır. Kabul edelim ki; onursuz bir ulus olma yolundayız: Seçtiklerimiz, kimliğimizin aynasıdır.

Merak ediyorum: Ahmet Rüstem Bey gibi büyükelçileri ve devlet adamlarını bundan böyle göreceğine inanan insan var mı?..

Pazar, Eylül 25, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Savunma Hakkının Böylesine Kısıtland


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ        20 Ekim 2009

Savunma Hakkının Böylesine Kısıtlandığı Bir Dava Dünyada Görülmemiştir (2)

Salı günkü (16 Ekim 2009) yazımıza kaldığı yerden devam ediyoruz:

(“… Mahkemenize soruyoruz:

Şemada 69 isim var; 6’sını açıyorsunuz! Bunu hukukla ne ilgisi var?..

Kararınızda da kabul edildiği gibi, bu şemaya esas alınan Tuncay Güney’in ‘Mülakatı’ güvenilmez olduğuna göre, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve arkadaşlarını neyle suçluyorsunuz? Tutukluluklarının sebebi nedir?..

İtibar böyle mi korunur?..

Ergenekon soruşturması üzerinden, bu şemaya yerleştirilen generaller ve diğer şahsiyetlerin saygınlığı her gün çiğnenirken, tertibi ele veren bu belge niçin gizlenmektedir?..

Bunu gizleyerek, onların itibarı korunabilir mi?..

Bu şema basının elinde, Taraf gazetesinde, Yasemin Çongar’da, Fehmi Koru’da var.

Bırakınız bütün bunları; şemadaki adları kapatılarak gizlenen bu kişiler, Türk Silahlı Kuvvetleri ve üst düzey komutanları, Ergenekon iddianamesinde gıyaplarında suçlanıyorlar. Hem de savunma hakkı tanınmadan.”

                                                          ***

“Ergenekon’un merkezinde, ‘üç Genelkurmay Başkanı ve üç Jandarma Genel Komutanı’nın olduğu” isimleri belirtilerek ileri sürülüyor. (Tuncay Güney Mülakatı. S. 29). Komutanlar hakkında suikast ve rüşvetten, uyuşturucu kaçakçılığı ve sabotaja kadar her türlü iftiraya yer veriliyor.

Eğer, şemada adı geçen komutanların ve diğer şahsiyetlerin ve diğer şahsiyetlerin itibarı korunacaksa, öncelikle bu İddianame’nin daha başından reddedilmesi gerekirdi.

Yasanın öngördüğü gizliliğe ilişkin düzenlemeler, yalnızca soruşturma aşamasına özgüdür; kovuşturma aşamasında uygulanamaz.

Resmî bir yazının bazı bölümlerinin kapatılarak fotokopi çekilmesi ve bu şekilde dosyaya konulması, ‘resmi belgede tahrifat’ yapmaktır, ‘delilleri karartmak’tır.

Savunma hakkı ortadan kaldırılıyor.

Anayasa’nın 36’ıncı maddesine göre; ‘Herkes… savunma ve adil yargılanma hakkına sahiptir’. Savunmadan gizlenen kanıtlarla yargılama yapılamaz. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217’inci maddesine göre; ‘Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir.’

Aksi savunma hakkının ortadan kaldırılmasıdır. Temel hak ve hürriyetlerden biri olan ‘savunma hakkı’, Anayasa’nın 13’üncü maddesine göre ‘özüne dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir.’

                                                          ***

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 182/2’inci maddesine göre, duruşmaların kapalı yapılması hâlinde dahi savunmadan gizlenemeyecek belgelerin açık yargılamada gizlenmesinin yasal dayanağı yoktur. Savcının okuyup, üstünü kapattığı şemanın savunmasan saklanması savunma hakkının özünü yok etmektedir.

Üstelik gizlenen bu şema, Ergenekon tertibini ortaya koyacak bir belgedir. Artık savunmanın kanıtıdır.

Bu şema bir tertibi kanıtlıyor: Türkiye’yi hedef alan uygulanmış bir tertibi.

Mahkemeniz şemayı açmayarak, tertibin sürdürülmesine katkıda bulunmuştur.

Ergenekon dalgaları ve terör uygulamaları devam ediyor ve bunda Mahkemenizin de sorumluluğu vardır…”)

                                                          ***

Yaptığım görevler gereği, 100.000’in üzerinde dava dosyasını bizzat inceledim; 100.000’lerce dosyayı da yardımcılarıma incelettim. Savunma hakkının böylesine kısıtlandığına hiç şahit olmadım. Dünyadaki herhangi bir mahkemenin de bu çeşit bir kısıtlama yapacağına inanmıyorum.

Savunma hakkı kullanılamayacaksa, yargılamaya ne gerek var?

Sanıkları çıkarırsınız bir infaz mangasının karşısına, bir işaretle arzu ettiğiniz sonucu alırsınız…

Bunca hukuksuzlukla, ancak “Bilgi sahibi” insanlar savaşabilir.

Bilgi yayınevi tarafından bugün satışa sunulan ve son eserim olan, “Hâşâ Huzurdan Demokrasi Geldi”de; Ergenekon Soruşturmaları ve Kovuşturmaları dâhil, ülkemizin ve aydınlarımızın karşılaştığı ve bundan böyle karşılaşacağı tüm sorunları tam bir açıklığa kavuşturduğumu sanıyorum.

Bu çeşit kitapları okumak ve gerçek aydınlarımızca daha çok okunmasına katkıda bulunmak; Ulus Devletimizi ve Bağımsızlığımızı korumaya çalışanların “Silah Arkadaşı” olmaktır.

Bugünlerde bunun başka yolu da yok…

Cumartesi, Eylül 24, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Savunma Hakkının Böylesine Kısıtlan


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ        16 Ekim 2009

Savunma Hakkının Böylesine Kısıtlandığı Bir Dava Dünyada Görülmemiştir (1)

Ergenekon savcılarının, Birinci Ergenekon İddianamesi’ne dayanak yaptığı iki önemli delil var:

Birincisi, işkence altında alındığı anlaşılan “Tuncay Güney mülakatı”; ikincisi, bu mülakata dayanarak hazırlanan ve 69 kişiyi “Ergenekon örgütünün yöneticisi veya bu ‘örgütün mensubu’ olarak gösteren “Mir Şeması (Raporu).”

Savcılar, bu şemadaki 69 kişinin görülmeyecek şekilde ismini kapatarak; altı kişi hakkında ise, örgüt yöneticisi olduklarının suç delili olarak şemayı dosyaya koymuştur.

İddia edildiği gibi; isimleri kapatılan 63 kişiden bir kısmı Recep Tayyip Erdoğan’ın yakınları, diğerleri bu çeşit olaylara karışmasına olanak bulunmayan saygın kişiler olduğu sanık avukatlarınca kanıtlandığı an: Hem Ergenekon Savcılarının gerçek yüzü bir defa daha ortaya çıkacak hem de davanın tüm dayanakları kökten yıkılacaktı.

Davayı gören 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin elinde bu 63 kişinin listesi var… Ancak, Mahkeme Başkanı listenin okunmasına izin vermediği için, sanık avukatları bu konuda savunma yapamıyorlar.

Zamanın MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Mart/2009 ayında, Milliyet-Yeni Şafak-Haber Türk- Vatan gazetelerine uyum gösteren açıklamalarda bulunarak: Genelkurmay’a yazılı, Cumhurbaşkanı’na sözlü bildirdiğim bu rapor, teşkilâtımızın elemanları tarafından hazırlandı… Raporsa benim de saygı duyduğum isimler vardı. Saçma sapan, ciddiye alınmayacak iddialarda bulunuyordu. Görünce güldüm. Komik buldum… Ancak raporu elimde tutmadım, tutamazdım. Vermesem ‘Ergenekoncu’ diyeceklerdi… MİT’in ‘Ergenekon Raporu’ o zaman saçmaydı; şimdi olanlar da saçma” demiştir.  

MİT şemayı, son olarak 23 Alalık 2008’de talep üzerine Ergenekon Davası’na bakan 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.

Müsteşar adına Hukuk Müşaviri Vekili S.Asuman Bozoklu imzalı yazıda, şema için aynen şöyle deniyordu:

“Delil olarak kullanılması mümkün değildir”

Yine MİT, söz konusu Mahkeme’ye yolladığı 30.12. 2008 tarihli yazıda, bütün bu istihbari belgelerin “teyit edilmemiş bilgiler içerdiğini” bir kez daha vurgulamıştır.

                                                          ***

Halbuki, (F) Tipi Örgüt’e yakın gazete-televizyonlar ve tüm yandaş medya, günlerce yayın yaparak ve bu rapora (şemaya) dayanarak; “Bakın MİT dahi, bu altı sanığı örgüt yöneticisi olarak belirlemiş” propagandasını yaparak, sanıkları lekelemeye çalışmışlardır.

13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, raporda (şemada) ismi geçen 63 kişinin isimlerinin açıklanmasına izin vermeyerek; aynı zamanda, söz konusu Medya’nın kamuoyunu tek taraflı yanlış, maksatlı ve kasıtlı bilgilendirme çabalarının devamına da maalesef katkıda bulunmuştur.

Sanıklardan Doğu Perinçek, Ağustos/2009’da Mahkeme’de yaptığı savunmayı, “Ergenekon Savunması” adıyla, 456 sahifelik bir kitap hâline getirdi.

Gelin bu savunmadan, konumuzla ilgili “En Önemli Savunma Kanıtımız” başlıklı bölümü birlikte okuyalım. (S.305 ve devamı):

“…C. Savcılığı ile MİT arasındaki yazışmalar sonucu, MİT’in Ergenekon Şeması dava dosyasına girmiştir. Ancak taleplerimize rağmen, Mahkememiz, bu şemanın açılmasını reddetmiş ve bizi en önemli savunma kanıtımızdan yoksun bırakmıştır.

İsimleri görmeden nasıl savunma yapacağız?..

Bir “Örgüt” iddiası vardır. Bu örgüt kimlerden oluşmaktadır? Bunun MİT tarafından 2003 yılındaki bazı belgelere dayanılarak şeması yapılmış. Bu şeme, dava dosyasına konulmak üzere talep edilmiş, fakat dava dosyasına konulmamıştır. Daha doğrusu, isimler kapatılarak konulmuştur. Biz bu isimleri görmeden nasıl savunma yapacağız? Biz kimlerle bu örgütü kurmuşuz? Bu örgütün diğer yöneticileri kimlerdir? Bu örgütün çeşitli birimlerinde yer alan bu 69 şahsiyet kimdir?

Şemanın kapatılmasıyla savunma hakkımız çiğnenmiştir.

Şemayı gizlemek için mi getirdiniz?”

                                                          ***

Mahkeme, 14 Kasım 2008 tarihinde savcılar tarafından üstü kapatılan şemanın açık hâlinin dosyaya konulmasını istedi.

Günlerce oyalanan Ergenekon savcıları, şemanın açık hâlini mahkemeye sunmak zorunda kaldılar.

Bu kez şemayı mahkeme gizlemeye başladı. 27 Kasım 2008 günü, şema açıklanmadan önce belgede isimleri geçen sanıklar dışındaki kişiler hakkında soruşturma olup olmadığının sorulmasına, cevap geldikten sonra şemanın açıklanmasına karar verdi.

Bu karar, 1 Aralık 2008 tarihli oturumda da tekrarlandı.

5 Aralık 2008 günü ise, MİT Müsteşarlığı’na yazılan yazı ile bu şemanın: “devlet sırrı niteliğinde olmadığı” saptandı. Devamla, “gönderildiği makamlar ve de aradan geçen bunca süre dikkate alındığında, hâlen ‘gizlilik’ niteliği taşıyıp taşımadığının en kısa sürede bildirilmesi” istendi.

Ancak, 3 Şubat 2008 günü ani bir dönüş yapılarak “orijinal hâliyle açıklanmaması” kararlaştırıldı.

Bu kararın gerekçesinde, “Üzeri Savcılık tarafından kapatılmış kişiler hakkında herhangi bir soruşturmanın açılmamış bulunması, bu çizelgedeki kimi kişilerin sosyo-ekonomik ve siyasi konumları… Saygınlıkları ve haklarının zedelenme olasılığı… Bu kişilerin, kişisel hak ve özgürlüklerinin dikkate alınması ve korunması gerektiğinden, bu belgelerin orijinal hâliyle açıklanmamasına… karar verildi” denilmiştir.

(Konu çok önemlidir; salı günü devam edeceğiz)

Pazartesi, Eylül 19, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: “SÖZCÜ” Günümüzün “


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ        13 Ekim 2009

“SÖZCÜ” Günümüzün “Hâkimiyeti Milliye”sidir

Hâkimiyeti Milliye (Milli Egemenlik) gazetesi, TBMM’nin açılışından dört ay kadar önce, 10 Ocak 1920’de Ankara’da yayın hayatına başlıyor.

Mustafa Kemal, Hakkı Behiç’e not ettirmek suretiyle, Hâkimiyeti Milliye’nin çıkış nedenini ve neden gazeteye bu adın verildiğini şöyle anlatıyor:

“…Gazetemize bu ismi, bir rastlantı olarak vermedik. Gazetemizin ismi, aynı zamanda takip edeceği mücadeleyi gösteriyor. Şu hâlde diyebiliriz ki, Hâkimiyeti Milliye’nin uğraşı, milletin egemenliğini müdafaa (savunma) olacaktır.”

Gazetenin yazı işlerinde yer alanlar arasında; Mehmet Esat Bozkurt, Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Recep Peker de var.

Mustafa Kemal, gazetenin çıkışından üç gün sonra, Kazım Karabekir’e gönderdiği şifrede şöyle der:

“Burada ‘Hâkimiyeti Milliye’ isminde bir gazete çıkarıyoruz. Görünüşte özel bir gazetedir. Yazarlar, Heyet-i Temsiliyemiz (Kurtuluş Savaşımızı ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu gerçekleştiren seçkin topluluk) tarafından verilmektedir.”

Gazetede imzasız çıkan başyazılardan çoğunun, Mustafa Kemal tarafından yazıldığı bilinmektedir.

                                                          ***

İşte o yazılardan bazı pasajlar:

“En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan milletler; bilakis bu, adeta ger tarafı kaplamış ve bir saltanat hâlinde bütün dünyaya hâkim olan ‘kapitalizm’ afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir…

Bir zamanlar, tarihin eski devirlerinde, dünya (halkları) birtakım zalim hükümdarların istibdatları (despotluğu) altında ezilirlerdi. Sonraları milletler, bu istibdadı yıktılar. Fakat bu defa da onun yerine paranın, sermayenin zulmü geçti… Eğer bütün dünyayı süratle istila (yayılma, bir ülkeyi ele geçirme) eden kapitalizm aleyhtarlığı olmazsa, bu zulüm yarın da devam edecektir.”

“…Memleketimize bakınız:

Rejimler, Düyun-u Umumiyeler, kapitülasyonlar… Bütün bu kurumlar, Avrupa kapitalizminin bizi mahvetmek için senelerden beri kullandığı iblisane (şeytanca) bir makinenin parçasıdır… Bu makine devam ettikçe, sadece biz değil, bütün dünya zulüm altında ezilecek… İnsanlar felaketten felakete yuvarlanacaktır…

Zenginlerimizi dolandıran o, fakirlerimizi soyan o, mal ve mülkümüzü çalan, haysiyet (onur) ve namusumuzu mahveden, bizi birbirimize düşüren hep odur…”

“…Kömür, petrol, bakır, kauçuk meseleleri ve diğer hammaddeler, medeni memleketler için pek mühim (önemli) ve esaslı şeylerdir. Emperyalist devletler, bu gibi hammaddelerin mevcut bulunduğu arazi ve memleketler hakkında çekişir ve mücadele ederler… Onlar, bu memleketlere karşı hareket ve fiillerinin (eylemlerinin) gerçek sebeplerini gizler ve bu konuda birçok vesile (sebep) ve bahaneler icat ederler. Irki sebepler, kavmi hüviyetler (kimlikler), milletlerin eğilimleri, kabileler ve aşiret meseleleri (sorunları) söz konusu olursa, medenilik mecburiyeti (zorunluluğu) gibi iddialar ortaya atılır. Zira sömürgecilik, emperyalizmin tarifleri ve vasıfları (nitelikleri) arasındadır…

Emperyalizmle savaşmak, vicdanı olan bütün insanlara bir vazifedir.”

“…Anadolu Anadolularındır… Anadolu bu defa, yani ilk defa bir fikir için mücadele ediyor. Evvelce (önceleri) İstanbul için, padişahlar için kan dökerdi. Bu defa yalnız kendisi için, kendi hayatını kurtarmak için uğraşıyor.”

“… Milli birlik, dünyanın yaşamaya hakkı olan her milletinde, kendi kendine şekillenmiş bir dayanışmadır… Vatan endişesi (kaygısı) zihinlerde (belleklerde) belirir belirmez, milli birlik de bunun tabii ve zaruri (doğal ve gerekli) bir sonucu olarak derhal kendini gösterir.”

                                                          ***

“… Evet, Asya’nın esrarengiz sinesi (göğsü) sarsılıyor ve Avrupa ürperiyor… Bulgaristan’dan Fransa’ya, Mısır’dan bütün Afrika sahillerini takip ederek Septe Boğazı’na (Cebelitarık Boğazı), Türkistan’dan Himalaya Dağları’na tırmanarak, Hindistan’a doğru uzanan bir cereyan (akım), bir isyan cereyanı var. Ve bu Asya’dan geliyor, yahut onda en büyük dayanak noktasını buluyor. Hâlbuki Asya, bu kuru ve miskin (uyuşuk) kıta, düne kadar ne güzel, ne müthiş bir kurbanlık koyun gibi kolayca sindirilebilecek bir şeydi.”

“… Zalimlere (zulmedenlere, insanları ezenlere) karşı son bir harp, bizi ve tüm dünyayı bir anda selamete (esenliğe), rahata ve hayata çıkaracaktır. Bunun zamanı gelmiştir. Yunan’a bozgun vermek, sadece Sultan Osman’ın mübarek (kutsal) namını ve mukaddes türbesini kurtarmak ve onunla beraber yüz binlerce kardeşimizi cellât bıçaklarından almak değil; belki de, bütün dünya kurtuluşuna tarihin en büyük, en şerefli, en şanlı hizmetini yapmak demektir!

Türkler!.. Ayaklanınız!.. 

                                                          ***

Ülkemizin bütünlüğü ve bağımsızlığı, Kurtuluş Savaşı öncesindeki kadar büyük tehlike altında…

İşbirlikçiler ülkemizi “Korku imparatorluğu” hâline getirdiği için; herkesin sindiği, düşmez sandığımız kalelerin birer birer düştüğü bir ortamda:  Sözcü Gazetesi, adeta Mustafa Kemal’in “Hâkimiyeti Milliye’sinin işlevini görmeye başlamıştı zaten…

Emin Çölaşan gibi halkımızın en beğendiği, güvendiği ve özlediği yazarın da bu gazetede yazmaya başlaması tarihî bir olaydır.

Böyle bir gazetenin daha çok okunması için gayret göstermek; bugünlerde en çok gereksinim duyduğumuz şey olan “Kuvayi Milliye Ruhu”nun canlanmasına katkıda bulunmak demektir.

Öztin Akküç’ün şu belirlemesini doğru bulmayacak kimse çıkar mı bilmiyorum:

“Bir ülkede dalalet ve gaflet içinde politikacılar olabilir; Satılık, kiralık kalemler bulunabilir. Gözünü mevki, hırs bürümüş, ödün vererek bir yerlere gelme çabasında olan yeteneksiz, liyakatsiz bürokratlar köşe başlarını tutmuş olabilir. Yabancılarla işbirliği yaparak, onların sözcülüğüne soyunmuş işadamları da gözlenebilir…

Olağan olmayan, tehlike arz eden, toplumun gaflet, dalalet, en azından kayıtsızlık içinde olmasıdır…

Etrafındaki bu kadar olaya karşı uyanmayan, uymayan, geleceğini görmeyen bir toplum; bölünmeye de, yoksulluğa da, bağımsızlığını yitirmeye de müstahaktır. Belâyı hak etmektedir.” (Cumhuriyet, 11.1.2007)

Kalem, kılıçtan çok daha etkili bir silahtır.

Sözcü gibi bir gazetenin tirajının 500 bini geçmesi, başka deyişle halka daha çok mal olmasıyla; işbirlikçi cephenin darmadağın olduğunu hep birlikte göreceğiz…

Bana inanın…

Cumartesi, Eylül 10, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Sosyal Demokratlar Herhangi Bir Ülke


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ        8 Ekim 2009

Sosyal Demokratlar Herhangi Bir Ülkede Seçim Kazanabilir mi? (2)

Salı günkü yazımda, “Sosyal Demokrasi”nin ne anlama geldiğini ve Almanya’da yapılan son seçimde Sosyal Demokrat Parti’nin neden tarihinin en büyük oy kaybına uğradığını açıklığa kavuşturmaya başlamıştım. Açıklamalarıma devam ediyorum.

Şimdi de çok değerli bir yazarımızın belirlemelerine göz atalım:

“1070’lerden, 80’lerden beri CHP ile ‘Sosyal Demokrasi’ kavramı birlikte kullanır olmuştur. CHP, ‘Sosyal Enternasyonal’ üyeleri arasına katılmıştır.

Aslında sol bir akım olduğu için, ilke olarak, kuramsal olarak sosyal demokrasinin emperyalist bir çizgiyi savunması, kabul edilebilir bir şey değildir. Lakin sosyal demokrat partiler, özellikle İngiliz, Fransız, Alman sosyal demokrat partileri gerçekten de ister muhalefette, ister iktidarda olsunlar emperyalist politikaların savunucuları, izleyicileri olmuşlardır. Üstelik emperyalist çıkarlarını çoğu zaman aldatıcı bir ‘insan hakları’, ‘azınlık hakları’, ‘demokrasi’ gibi kavramların arkasına saklayarak gerçekleştirme yolunu tutmuşlardır ki; Türkiye bu politikaların sık sık hedefi, kurbanı olmuştur, olagelmektedir.

PKK terörizmine destek, ASALA’ya fiilen göz yummak, Ermeni soykırımı iddialarını körü körüne desteklemek, Kıbrıs’ta tek yanlı olarak Rumların haksız taleplerine destek çıkmak, çeşitli bahanelerle Türkiye’yi zayıf düşürmeye yönelik talep ve tertiplerin göbeğinde yer almak, Türkiye ve Türklere karşı kimi şovenizme, hatta ırkçılığa varan çirkin söylemler kullanmak her zeminde karşılaştığımız durumlardır…

SHP/CHP içindeki bazı kişiler, Avrupa Birliği’nin ‘kemerlerinizi çözün, domalın’ anlamına gelen telkin ve taleplerinin, dayatmalarının avukatlığını üstlenmiş durumdadırlar.” (Nazım Güvenç, ‘Yine, Yeni, Yeniden CHP’, S.155)

                                                          ***

Yıllar önce Murat Karayalçın, solu bir araya getirmek iddiasıyla temaslarına başlayınca beni de yemeğe davet etmişti. Bu yemek sırsında Karayalçın, “En önemli sorunumuz, sosyal demokrasiyi halkımıza doğru dürüst anlatamamak” deyince; “Halkımız sosyal demokrasinin ne olduğunun bilincine varırsa, bugün aldığınız oyu da alamazsınız” cevabını vermiştim.

CHP’nin şu uyarıyı dikkate almasının artık zamanı gelmiştir:

“Her şeyden önce CHP’nin, son dönemlerde bir modaya uyarak kendisini ‘sosyal demokrat’ diye nitelemesini anlamıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin devrim koşullarından doğan, kuruluşu ve devrimleri taşıyan bir partinin tarihsel süreç içerisinde gerekli evrimleri, yapıcı ve devrimci nitelikleriyle hayata geçirerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin Halk Partisi olarak varlık göstermesi için, gereksiz küresellik anlayışıyla kendini ‘sosyal demokrat’ diye nitelemesine gereksinimi yok bence.

Bu benzetmeyi yakıştıran bazı post-modern siyasilerin, zaman zaman ‘altı ok’tan şu veya bu oku atmak gerek diye ahkâm kestikleri, belleğimizde. 

Kuruluş sürecinde altı ok ne denli doğruysa, bugün de en az o denli doğru olduğu, son yaşanan krizle iyice görülmüştür sanırım.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Avrupa ülkelerinin artık sağ partilere yanaşmakta yarıştığı sosyal demokrasisine gereksinimi yok. CHP, ‘cumhuriyetçi, devrimci, halkçı, laik, ulusal devlet partisi’ niteliklerine sıkı sıkıya sarılarak, ülkenin çok gereksinim duyduğu işlevini yerine getirmelidir.” (Yüksel Pazarkaya, ‘Alman Sosyal Demokrasisi ve CHP, Cumhuriyet/ 1 Ekim 2009)

                                                          ***

Unutulmaması gereken hususlar şunlar:

       1- Bülent Ecevit: “Toprak işleyenin, su kullananındır”, “Ne ezilen, ne ezen; insanca hakça düzen” sloganlarıyla partisini, ülkemizin en çok oy alan partisi; on beş günde on beş yasa çıkarttırarak, Türk tarımını çökerten ve büyük enerji yatırımlarını yapamaz hâle getiren Kemal Derviş politikalarına “Dur” demesini beceremeyerek, partisini en çok oy kaybeden parti hâline getirmiştir.         

       2- “Altı Ok”’la simgelenen ve Atatürk’ün direktifleriyle 1937 yılında anayasal bir ilke hâline gelen Kemalizm’in; tüm gelişmekte olan ülkelerin çağdaşlaşmasının ve kalkınmasının biricik yolu olduğu, son ekonomik krizden sonra bir kez daha anlaşılmıştır.               

       3- Ülkemizin gerçek aydınları ve seçmenlerimizin en az %30’u, AB’ye girmemiz için çaba harcayan kişi ve partilere sıcak gözle bakmıyor. Bu oran her geçen yıl biraz daha artmaktadır.  

       4- Güneydoğumuzu ABD’nin kullanımına açacak olan tezkerenin geçmemesini ve bazı anayasa değişikliklerinin Anayasa Mahkemesi’nce iptalini sağlamasının bile CHP’ye ilave saygı ve itibar kazandırdığı gözden uzak tutulmamalıdır.

       5- Konferans verdikleri her yerde salonların dolmasından, yayınladıkları yazı ve kitapların içercesine okunmasından, sokaklarda yürürken bile maruz kaldıkları sevgi gösterilerinden; ülkemizin en itibarlı kişilerinin Kemalist aydınlar olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.

                                                          ***

CHP’nin, gençliğimizin önemli bir kesiminden kopmasının, özellikle kadınlarımız ve Alevi vatandaşlarımızla eskiden olduğu kadar içtenlikli bağlar kuramamasının altında yatan asıl neden; “Sosyal demokrat” kimliğini edindiğinden beri Kemalist aydınları dışlamasıdır.

CHP, çarşaf açılımından, ANAP eskilerinden, Kemal Derviş gibi kişilerden medet umacak yerde; gerçek CHP’liler olan Kemalist aydınlarla kucaklaşmayı başarabilse, kuşkusuz kısa sürede en çok oy alan parti hâline gelecektir.

Yeni kurulan ve birleşmelerle yeni bir ivme kazanan partilerden, CHP’nin oyunu böleceğine muhakkak gözüyle bakılanların; Kemalist aydınlarla diyalog kurmaya çalıştığının farkında bile olmayan CHP’nin, gelecek seçimde büyük oranda oy kaybedeceği; hatta barajı geçmekte zorlanacağı kanaatindeyim.

Pazartesi, Eylül 5, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Ayın Yazısı (2 Ekim 2009)


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ        2 Ekim 2009

Ayın Yazısı (2 Ekim 2009)

Eylül/2009 içinde yayınlanan yazılar içinden sizler için seçtiğim yazı: Serdar Turgut’un 12 Eylül tarihli Akşam Gazetesi’nde çıkan, “Bu alıştığımız ve paylaştığımız hayat tarzına bir saldırıdır” başlıklı yazısı oldu.

İşte o yazının tam metni:

2012 yılında bazı felaketlerin olacağı üstüne ciddi sayıda kitap bulunuyor. Meraklı olduğum için önemli bölümünü okudum bu kitapların. Felaketin nasıl geleceği yolunda birçok farklı fikir vardır.

Ama şimdi görüyorum ki; Türkiye açısından sayılan olası felaket nedenleri arasında önemli bir eksiklik var. Türkiye'ye felaket Marduk gezegeniyle değil, küresel ısınmayla da değil, AKP iktidarı eliyle getirilecek, getiriliyor.

                                                          ***

Gidişata baktığımda 2012 yılına gelindiğinde Türkiye'nin şöyle bir ülke olacağını görüyorum.

- Parti ile devlet özdeşleşmiş ve sadece tek bir gazete var. O da devletin resmi gazetesi...

- Sadece parti politikasını kabul etmiş, sisteme boyun eğmiş memur gazeteciler çalışma imkanı buluyor.

- Partiye destek veren çok sayıda yeni yaratılmış zengin bulunduğundan onlara ayıp olmasın diye birden fazla televizyon kanalının varolmasına izin verilmiş. Ve o zenginler arasında bölüştürülmüş. Yeni zenginlerin hepsi Hürriyet gazetesini almak istediklerinden yazılı basına giren fazla olmuyor. Tüm haberler bir merkezde Fehmi Koru, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Ekrem Dumanlı'dan oluşan bir üst kurul tarafından hazırlanıyor ve her kanala haber servisi yapılıyor. Gerek görürse Başbakan'ın basın danışmanı bu kurula 'Onur Üyesi' olarak katılabiliyor.

- Partiden olmayan insanların sokakta dolaşmalarına parti-devlet tarafından kendilerine verilen renkli yıldızları kıyafetlerine takmaları şartıyla izin veriliyor.

                                                          ***

Her bir rengin ayrı bir anlamı var:

Kırmızı yıldız: Düzenli camiye gitmiyor.

Sarı yıldız: Özgür düşünmeyi ısrarla sürdürmeye çalışıyor.

Mavi yıldız: Ergenekon'a sempati duyuyor olabilir.

Mor yıldız: Evinde içki içiyor.

Yeşil yıldız: 'Beyaz Türkler'le arkadaşlık yapıyor. (Ayrıca twitter da kullanıyor.)

Aslında daha çok suç ve farklı yıldız rengi var ama ben hepsini saymayayım burada.

Devletin ve partinin güvenlik güçleri sokakta her arzu ettiğinde bu yıldızlı insanları toplayacak ve yıldız rengine göre artan şiddette cezalar verebilecek.

Büyük şehirlerin her birisinde toplama kampları oluşturulacak. En büyük kamp gazetecilerin kampı olacak.

GÜLELİM Mİ, AĞLAYALIM MI?

Peki tamam suçluyum bugün ağlanacak halimize gülelim havasındayım.

Oysa buna gülmek hiç ama hiç uygun değil. Bugünlerde halimize sadece ağlama durumundayız.

Çünkü modern yaşamımız, alıştığımız ve paylaştığımız hayat tarzları, Türkiye'nin tarihinde ilk kez bu kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya...

Benim bir türlü ders almayan masum beynim nedeniyle geçmişte destek de vermiş olduğum AKP iktidarı her totaliter eğilimi bulunan iktidarın tarihte yapmış olduğu yanlışı yapıyor. Bunu üzülerek görüyorum.

                                                          ***

Her totaliter iktidar, iktidarının bir sürecinde kendisini kaybeder ve büyük hataları kontrolsüz biçimde yapar. Bu hataların kendisine de büyük zarar vereceğini görmemeye başlar.

Yine totaliter rejimlerde gördüğümüz gibi o tür toplumlarda bazı insanlar 'Bana ne; bana dokunmuyorlar ki' diye avunur. Ta ki rejim kendilerine de dokununcaya kadar bu yanılgı sürer. Ve sonunda muhakkak herkese bir şekilde fena halde dokunulur.

Ne yazık ki yukarıda tanımladığım Orwell'in yazdığı veya Kafka'nın anlattığı türde rejime benzeyen Türkiye düzenine gidiyoruz gibi geliyor bana.

                                                          ***

Bugün Doğan Holding'e yapılmaya çalışılanları schadefreude (başkalarının başına gelen kötülüklerden mutluluk duymak) hisleriyle seyredenlerin unuttuğu bir şey var. O saldırının mağduru tabii ki başta Aydın Doğan ve oradaki gazeteci arkadaşlar ama tek mağduru onlar değil, hepimiziz. O medya grubunun yok edilmesi hepimizin alıştığımız ve paylaştığımız hayat tarzının sonu geliyor demektir. O vahim adım gerçekten atıldığı ve yanlıştan bir şekilde dönülmediği takdirde ne yazık ki yukarıda anlattığım Türkiye'nin kurulması hızlanacaktır.

Avrupalı dostlar neyi tartışıyor, hangi ilerleme raporundan filan bahsediyorlar anlamadım. Faşizmi canlandırma hevesinde olan bir ülkenin Avrupa Birliği'ne üye olması mümkün mü, böyle saçma bir şey olabilir mi?..

Cumartesi, Eylül 3, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Demokrasiyi Katledenler Seçimle Gelm


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ    29 Eylül 2009

Demokrasiyi Katledenler Seçimle Gelmiş İktidarlardır

Bir ülkeni demokratik bir ülke sayılıp sayılmayacağının iki önemli göstergesi var:

1)      Seçim kanunlarının demokratik olup olmadığı…

2)      Basın hürriyetinin sağlanıp sağlanmadığı…

Baraj, demokratik batı ülkelerinde en fazla yüzde beş; bizde ise yüzde on. Bu yüzden TBMM, milli iradeyi yansıtacak bir biçimde oluşmuyor; mahalli idareler seçimlerinde de, demokratik ülkelerde olduğu gibi, yüzde 50’den fazla oy alma şartı aranmadığından, hiçbir zaman belediye başkanlığını kazanamayacak kişiler belediye başkanı olabiliyor… Tüm seçim listelerini parti başkanları yapıyor… Parti içi demokrasi hayata hiçbir zaman geçirilemiyor…

Doğu ve Güneydoğu illerinde 8–9 bin oyla milletvekili seçilebiliyorsunuz; İstanbul, Ankara ve İzmir gibi illerimizde 50 bin oy almanız bile milletvekili seçilmenize yetmiyor…

Bu şekilde seçim yasalarıyla iktidar olmuş partiler; başka deyişle, demokratik şekilde oluşmamış Meclis çoğunluğu, seçim kanunlarını değiştirmeye bir türlü yanaşmıyor…

                                                          ***

Ülkemizde seçimle iktidara gelenler, basın hürriyetini hiçbir zaman içlerine sindirememişlerdir. Çeşitli dönemlere ilişkin vereceğim birkaç örnek dahi, bu iddialarımı kanıtlamaya yetecektir sanıyorum:

Nadir Nadi, “Perde Aralığından” adlı eserinde şöyle diyor:

“Adanan Menderes, kimilerine ihsan dağıtırken, bakardınız kimilerini tehdit eder. Ya da ezalar içinde kıvrandırırdı. Aynı kimseler üzerinde çeşitli metotları arka arkaya uyguladığı da olurdu… Partili arkadaşları dâhil, birçok politikacı hakkında zengin bir dosya biriktirmişti. On yıl içinde nimet, ihsan ya da ceza tehditleri ile yola gelmeyenler üzerinde bu son tedbirinin oldukça yararlı sonuçlar verdiği görülmüştür…”

Prof. Dr. Nihat Erim, şu belirlemeyi yapmıştır:

“Menderes’in demokrasiye ve siyasi ahlâka en feci suikastı, gazetelere tatbik ettiği muameledir. Resmi ilanlar, kredi, döviz kolaylığı yolundan gazeteleri satın aldı… Resmi ilana muhtaç olmayan zengin nispeten satışlı gazeteleri ise, değişik usullerle boyunduruğa aldı.” (Günlükler, Cilt 1, s.525)

Menderes hükümetleri zamanındaki basın davaları bilânçosu ise korkunç:

197’si mahkûmiyetle sonuçlanan 1460 takibat… Mahkûm olup cezaevini boylayanlar arasında 79 yaşındaki özgürlük mücadelelerinin sembolü hâline gelmiş Hüseyin Cahit Yalçın, İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker de var…

                                                          ***

Bu konularda ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler; Şevket Çizmeli’nin “Menderes Demokrasi Yıldızı” adlı eserinden, “Menderes ve Basın” başlıklı bölümü okumalıdırlar. (S. 602–634)

Genlik yıllarımızda, Menderes’in yarattığı “Besleme Basın”ı yakından takip ediyorduk.

Necip Fazıl Kısakürek’in, 1951–1959 tarihleri arasında örtülü ödenekten toplam 147 bin lira aldığı sonradan anlaşıldı. (Bu parayla o tarihlerde 47 MAN kamyon alınabileceği hesaplanmıştır). O da bu paraları gerçekten hak ettiğini kanıtlamıştır!..

Bir gün baktık ki; Büyük Doğu Dergisi’nin kapağında İsmet İnönü’nün resmi… Resmin altında şu yazılı: “Bu surattan Allah’ın eli, hayâyı tırnakla kazımıştır.”

Necip Fazıl Kısakürek, 17 Temmuz 1959’da Büyük Doğu Dergisi’nde yayınlanan bir yazısında şöyle diyordu:

“Amerikan politikasını korumakla mükellefiz… Amerikan siyasetini tutmak biricik yol… Amerika’dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek bircik dikkatimiz olmalı. Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından ileri geçemeyiz. Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikanizm politikasını kendimize tecezzi etmez ( birbirinden ayrılmaz) bir siyaset vahidine ( tekliğine) göre ayarlamakta büyük ve her işe hakim bir mana gizlidir…”

                                                          ***

Sabahattin Önkibar, bir hatırasını şöyle anlatıyor. ( Yeniçağ Gazetesi/8 Mart 2009):

“Yıl: 1996’nın sonları. Enver Ören Bey’le Başbakanlık konutunda oturan Prof. Erbakan’ı ziyarete gidiyoruz.

Enver Bay: Hocam emrine girmeye geldim.

Erbakan: Öyle mi, hoş geldin ama bu iş lafla olmaz.

Enver Bey: Nasıl olur hocam?

Erbakan: Televizyonunu hemen bize devredeceksin!..

Enver Bey: Anlamadım, size satmamı mı istiyorsunuz?

Erbakan: Hayır satmak yok. Parayı sen vereceksin, biz yöneteceğiz. Yönetimi oluşturacağımız heyete teslim edeceksin.

Enver Bey: Hocam bunun başka türlüsü olmaz mı?

Erbakan: Olmaz… Emrinize girmeye geldim diyorsan, tövbe edip bunları yapacaksın!..

Enver Bey: Hocam heyeti bırakın da, yayınlarımızla size destek olalım!

Erbakan: Boş sözü bırak; ne demek yayınla destek. Çocuk mu kandırıyorsun Enver Bey? Teslim olmaya geldim diyorsan, önce tabi olacaksın.    

SONUÇ: Randevu çıkışında Enver Bey’in ağzından şunlar dökülür:

“Adama bak yahu; dişimle, tırnağımla kurduğum televizyonumu adamlarına yönettirecek! Bir daha buraya gelmem!..”

                                                          ***

İtiraf edeyim… Uzan’ların elindeki televizyon ve gazetelere TMSF’nin yaptığı uygulamalara; Aydın Doğan Medyası’nı ödenmesi olanaksız para cezalarıyla çökertme çabalarına; 10 kişilik tasfiye listesi gönderilmesine; ciddi muhalefet yapan televizyon sahiplerinin Ergenekon Soruşturmaları ile cezaevlerine tıkmalarına; yasalar ihlal edilerek, tüm medyanın “Yandaş medya” hâline getirilmesinin nasıl sağlandığına bakıyorum: “AKP iktidarı zamanında Basın Özgürlüğü’nü yok etmek için yapılanları yapmaya; Menderes de, Erbakan da hatta askeri yönetimler bile yapmaya cesaret edemedi” demekten kendimi alıkoyamıyorum.

Medya patronlarının ne hâle geldiğini şu fıkra ayna gibi yansıtıyor:

Medya patronuna sormuşlar:

“Turgut Özal’ı, Mesut Yılmaz’ı, Süleyman Demirel’i, Tansu Çilleri, Necmettin Erbakan’ı, şimdi de Tayyip Erdoğan’ı destekliyorsun. Nasıl bir yayın politikası bu. Her iktidarda değişiyorsun?”

Medya patronu şu cevabı vermiş:

“Ben değişmiyorum ki; İktidardakiler değişiyor. Ben her zaman iktidardan yanayım…”

Pazar, Ağustos 27, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Boğulmak İstemeyen ve Namusunu Kurta


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ    25 Eylül 2009

Boğulmak İstemeyen ve Namusunu Kurtarmak İsteyenler İçin “Açılım” Dersleri (4)

Uluslararası Af Örgütü, 1996 yılında şu belirlemeyi yapmış:

Dünyanın her yerinde herhangi bir ülkede, bir erkek, bir kadın, ya da çocuk, büyük ihtimalle hükümetinin ya da silahlı siyasi grupların eliyle yerinden edilecek, işkence görecek, öldürülecek ya da ‘kaybolacaktır’. ABD’nin bu suçlarda payının olduğu durumlar, olmadığı durumlardan daha fazladır.” (William Blum, Haydut Devlet, s.6.)

Boston Başpiskoposu Bernard Law, Başkan Bush’a yazdığı mektupta şöyle diyor:

“Nefret ediyoruz, çünkü korkunç şeyler yaptık. Kaç ülkede casuslarımız, halk tarafından seçilmiş liderleri kovup, yerlerine askeri cuntalar, kendi haklarını çokuluslu Amerikan şirketlerine satmak için yarışan kuklalar koydular…

Bizlerden, demokrasi, özgürlük ve insan haklarını savunduğumuz için nefret edilmiyor. Bizden nefret ediliyor. Çünkü, hükümetimiz bu nimetleri, yer altı zenginlikleri bizim şirketlerimiz tarafından ele geçirilmek istenen üçüncü dünya ülkelerine çok görülüyor…” (Mine G. Kırıkkanat “Gerçeği Söylemeli”, Radikal Gazetesi/16 Şubat 2003)

                                                          ***

Ağustos 1971 ve Ekim 1987 malî bunalımlarını “önceden gören ekonomist” olarak ülkenin, 2004 seçimlerinde Demokrat Parti’den Başkan aday adayı olan La Rouche bir röportajında, ABD-Türkiye ilişkilerini ele almış ve şunları söylemişti:  

“Türkiye’ye yönelik ütopik Anglo-Amerikan stratejisi, Türkiye’nin stratejik potansiyelini, onun bir ulus olarak dağılma sürecinde sonuna dek kullanmaktadır. Türkiye; Afrika ve Asya kavşağını, Akdeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Ortadoğu’nun kuzey unsurudur… Temiz su kaynaklarına sahiptir. Türkiye bu olanaklarıyla kullanılmak istenmektedir… Türkiye, Transkafkasya ve Orta Asya’ya yönelik operasyonlarda, üzerine görevler yüklenilmesi sürecinde parçalanacaktır.

Örneğin, İran’a karşı bir hareket, Türkiye’nin şimdiki biçimiyle bilinen bir millet olarak son nefesi olacaktır.” (Metin Aydoğan, Türkiye Nereye Gidiyor, Yeniden Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Ağustos/2004)

                                                          ***

Lütfi Oflaz’ın şu tarihi tespiti üzerinde hepimiz düşünelim:

“Belli ki bizim işimiz, ABD’ye İslam ülkelerine karşı kılavuzluk!.. Hani Amerikan Ordusu Kızılderilileri yok etme operasyonları düzenlediğinde, Kızılderililere ihanet eden Kızılderilileri kılavuz olarak kullanırdı ya; işte bizden istedikleri, kılavuz Kızılderililer gibi olmamız.

Bu eli kanlıların, bu savaşan şahinlerin, bu Haçlı Ordusu’nun İslam ülkelerine düzenlediği seferlerde onlara yol göstericilik yapmamız.”

                                                          ***

ABD’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız ve üniter bir devlet olarak varlığını sürdürmeme kararlığında olduğu açık bir biçimde ortaya çıkmıştır.  

Aslında “Kıbrıs açılımı”, “Ermenistan açılımı” gibi, “Kürt açılımı”nın da senaryosunu yazan da, rejisörlüğünü yapan da ABD’dir.

“Kürt açılımında” hedefin ne olduğunu ve kendisinin oynayacağı rolü Recep Tayyip Erdoğan, birkaç yıl önce açıklamıştı:

“Diyarbakır… istiyorum ki şu anda Amerika’nın ‘genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ var. Bu proje için de Diyarbakır bir yıldız olabilir, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lâzım…”

Söz konusu proje, bu coğrafyada bütün ülkelerin sınırlarını değiştirme, başka deyişe, paramparça etme projesi değil mi?.. ABD yetkilileri bile bunu kabul ediyor…

Amerika’da 11 Eylül saldırısından sonra bir “Vatanseverlik Kanunu” çıkmıştı. Buna göre, yabancı terör örgütlerinin faaliyetleri yasaklandığı gibi, bunlara her türlü yardımın önü kesiliyordu.

1979 yılından beri Washington’da gazetecilik yapan Yılmaz Polat’ın şu haberi dikkat çekici:

“ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve Adalet Bakanı Eric Holder, ABD Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak, PKK’ya herhangi bir hizmet eğitimi ve danışmanlık hizmeti verilmesinin Anayasa’ya uygun olup olmadığını sordu.”

                                                          ***

5 Mart 1978 günü, Merkezi Kuvvetler Komutanı Oramiral William Fallon, ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde şu açıklamayı yaptı:

“PKK sorununa çözümün, bir uzlaşmadan ve PKK’nın bazı taleplerinin karşılanmasından geçtiğine inanıyoruz…” (Şükrü M. Elekdağ, Kürt Açılımı’nın ABD Kökenli Olduğu Kesindir, Cumhuriyet Gazetesi/2 Eylül 2009)

Tam yeri geldiği için, önemli bir yazarımızın söyledikleriyle bu yaz dizimize son verelim:

“Müslüman Anadolu’nun işini bitirmeye yönelik tarihsel Haçlı projesinde, BOP, AB ve siyasal İslam birbirini tamamlayan üç unsur.

Tanrın! Ne anlamlı bir teslis (üçleme) yarattılar!

Ben, BOP ve AB projelerinin hayata geçmesi için elinden geleni yapıp, sonra da kıbleye dönerek tekbir alanların akıllarına da, iman iddialarına da şaşıyorum.

…Yanılıyor olabilirim ama kanaatim şu:

Gücü Müslümanlardan alıp, hizmeti haçlılara sunanların namazlarının namaz olduğunu kabul etmek şöyle dursun; onlarla aynı safta kılınacak bir namazın kabul edileceğine de inanmıyorum.

Kuran’î ve Muhammed’î bir müminin hiçbir niyazı bu yapılanlarla yan yana duramaz. Allah’ı kandıramazsınız.

Geriye kalıyor halkı kandırmak.

Hah, işte bu ülkede bunu çok iyi yapıyorlar…” (Yaşar Nuri Öztürk, BOP Meyanında Hıristiyanlaşma, Star Gazetesi/21 Ekim 2004).

Çarşamba, Ağustos 23, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Boğulmak İstemeyen ve Namusunu Kurta


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ    22 Eylül 2009

Boğulmak İstemeyen ve Namusunu Kurtarmak İsteyenler İçin “Açılım” Dersleri (3)

“Açılım” konusunda ABD’den de alacağımız çok ders var. İşte bazı örnekler:

       1- John Jay, Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra, 1997’de, “Halkımızı daha çok Amerikanlaştırmalıyız” diyordu. Thomas Jefferson da aynı görüşteydi. Peki, Amerikanlaştırma ne anlama geliyordu? Yüksek Mahkeme Başkanlarından Lois Brandeis, 1919 yılında yaptığı bir konuşmada göçmenlerin Amerikanlaştırılmasını şöyle tanımlıyor:  

“Burada kullanılan giysileri giymek, usulleri, âdetleri benimsemek. Anadilini bir tarafa bırakıp İngilizceyi onun yerine geçirmek… Çıkarlarının ve beklentilerinin burada kök salmasını kabul etmek, bizim ideallerimizi ve emellerimizi paylaşmak ve onlara ulaşmak için bizimle birlikte çalışmak”

Bunları yapanlar, Amerikalı olmanın bilincine kavuşmuş olacaklar; Amerika vatandaşlığı alacaklar ve geldikleri ülkelerle bağlarını koparacaklardı.

İki ayrı devlete, iki ayrı millete sadakat kabul edilmezdi. Bir tarihçinin deyimiyle, göçmenleri Amerikanlaştırmak, âdeta bir Haçlı Seferi’ne dönüşmüştü.

Bu kampanyada Theodore Roosevelt, Woodrow Wilson gibi başkanlarla, binlerce öğretmen, eğitimci, siyasetçi ve işadamı görev aldı. Amerika’ya gelenler Amerikalı olacaktı. Orada farklı bir kimlik sahibi olunmasına izin verilemezdi. (Onur Öymen, Ulusal Çıkarlar, s. 68)

                                                          ***           

Gelin, burada kendi tarihimize göz atalım:

Emekli Büyükelçi Bilal N. Şimşir anlatıyor:

“Batılılar, Lozan’da Türkiye’ye üç kategori azınlık kabul ettirmeye çalışmışlardı: Din azınlığı, dil azınlığı ve ırk azınlığı.

Buna göre, Türkiye’de Müslüman olmayan Rum, Ermeni ve Musevi’den başka, Kürt, Çerkez, Arap, Abaza, Pomak, Boşnak vs. çeşit çeşit Müslüman ‘azınlıklar’ yaratılacaktı. Hatta sırf mezhep farkı yüzünden, Türk oğlu Türkler de Sünni, Şii, Alevi diye bölünecekti.

Yani, Lozan’daki ikinci delegemiz DR. Rıza Nur’un deyimiyle, ‘Anadolu hallaç pamuğu gibi atılacaktı”; milli birliğimiz tuz buz edilip, paramparça edilerek ayaklar altına alınacaktı. Sözde ‘azınlık’ hakları antlaşmaya girecek ve yabancılara iç işlerimize karışma hakkı ve fırsatı verilmiş olacaktı.

Bu düşmanca tuzağa ve saldırıya karşı Lozan’daki heyetimiz, geceli gündüzlü yaman bir savaş vermiş ve sonunda yalnız ve sadece gayrimüslim azınlık kabul edilmişti:

 Rum, Ermeni ve Musevi. Hepsi o kadar. Bunlar dışında başka azınlık yoktu ve asla olamazdı.” (Yeni Türkiye Dergisi, sayı 3)  

                                                          ***

       2- Litvanya’nın bağımsızlık hakkını savunan The New York Times’ın yazarı William Saphire’a bir Sovyet diplomatı şöyle demiş: 

“Siz, Litvanya’nın ayrılma hakkını destekliyorsunuz. Ama aynı zamanda 1861’de Amerika iç savaşında ayrılıkçı güney eyaletlerini dize getiren ve birliği koruyan Abraham Lincoln’ü de savunuyorsunuz. Bu çelişki değil mi?..”

Saphire, 15 Mart 1990 tarihli The New York Times gazetesindeki yazısında, bu suçlamaya şu karşılığı verdiğini anlatıyor:

“1861’de ayrılmak isteyen güney eyaletleri arasında sadece Teksas, 1836 tarihinde bağımsız bir cumhuriyet olmuştu. Ayrıca tüm güney eyaletleri, birliğe kendi rızalarıyla katılmışlardı.” (Ergün Balcı, Cumhuriyet Gazetesi/29 Mart 1990)

                                                          ***

       3- Azınlık hakları deyince birçoklarının aklına, ülkelerin bir bölgesinde etnik bir çoğunluk varsa bu bölgede bir federe devlet kurulmalıdır. Bu federe devlette yaşayan etnik grubun, ‘Self Determinasyon’ hakkını kullanarak isterse ayrı bir devlet kurma hakkı vardır gibi bazı düşünceler gelmektedir.

Bu konu, 2000 yılında Moldovya’nın başkenti Kişinev’de toplanan bir konferansta tartışılmıştır. Konferansa katılanlar arasında, Amerika, İsviçre, Federal Almanya ve Rusya’dan uzmanlar vardı.

Söz konusu konferansta alınan kararlardan bir tanesi; ülkelerde etnik, dinî temellere dayalı federe devletler kurulamaz. Federe devletlerin kuruluşunda alınması gereken kıstas; coğrafi, ekonomik ve sosyal şartlar olabilir.

Bu sebeple, şu bölgede şu etnik çoğunluk vardır ve burada bir federe devlet kuralım tezi, demokratik prensiplerle bağdaşamaz.

Toplantıda cevaplandırılması gereken ikinci soru şu idi:

“İster etnik, ister dinî temele dayanan bir azınlığın, kendi kendisini idare etme, yani self determinasyon hakkını kullanarak müstakil bir devlet kurmak istemeye hakkı var mıdır?”

Bu sual bilhassa kantonal sistemle yönetilen İsviçre’den gelen uzmana soruldu: Uzmanın verdiği cevap çok açıktı:

“İsviçre Devleti, kantonlarda yaşayan bütün vatandaşların iradesi ve konsensüsü (uzlaşması) ile kurulmuştur. Bu uzlaşma, yeni bir konsensüsle bozulabilir. Bir kantonun birlikten ayrılmasına karar verme hakkı, İsviçre’de yaşayan tüm vatandaşlara aittir.”

Amerika’daki kuzey-güney savaşının temelinde de bu fikir vardır…

“Millî bir uzlaşmayla kurulmuş bir devletin yapısı, ancak yeni bir millî uzlaşma ile bozulabilir”; kararı, konferansta alınan diğer karadı. (Cevdet Akçalı, Azınlık Konferansı ve Alınan Çok Önemli İki Karar, Yeni Şafak Gazetesi/1 Kasım 2004)          

                                                          ***

       4- “Çözüm” diye “Federasyon” veya “Kanton” türü modeller, yeni kamu kurumlarının ve kamu hizmetlerinin, mesela eğitimin etnik kimliğe göre ayrı ayrı yapılandırılması çözüm olmuyor; aksine, çatışmayı körüklüyor.

Etnik grubun belli bir bölgede izolasyonuna yol açarak, gelişmesine de zarar veriyor. Çözüm sanılan bu formüller, aslında “Etnik tuzak”tır. (John Mc Garry’nin, The Politics of Ethnic Conflit Regulation) adlı eserine atıfta bulunarak; Taha Akyol, Hangi Açılım. Milliyet Gazetesi/ 15.08.2009)

Salı, Ağustos 22, 2009

Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ: Boğulmak İstemeyen ve Namusunu Kurta


Sözcü Gazetesi VURAL SAVAŞ    18 Eylül 2009

Boğulmak İstemeyen ve Namusunu Kurtarmak İsteyenler İçin “Açılım” Dersleri (2)

“Açılım” konusunda Avrupa Birliği ülkelerinden alacağımız çok ders var. İşte bazı örnekler:

       1- Geçen yıla kadar Almanya’da İçişleri Bakanlığı yapmış olan Otto Schily, Suddeutssche Zeitung’a verdiği demeçte şöyle diyor:

“En iyi uyum asimilasyondur. Uyumun hedefi Alman kültürüne çekmektir insanları. Mümkün olan her dili destekleyemeyiz. Ayrıca böyle bir şey kaosa sürükler. Ben birinci dili Türkçe olan homojen bir Türk azınlığın oluşmasını istemiyorum.

Türkler bizim kültür alanımızda büyümeli, Anadilleri Almanca olmalı.” (Ahmet Taşgetiren, Yeni Şafak Gazetesi/ 06.07.2002)

                                                          ***

       2- Danimarka vatandaşı Mısırlı bir aktör var. Adı Ömer Marzuk. Amerikan International Herald Tribune gazetesine verdiği röportajda aynen şunları söylüyor:

“Danimarka’da kaniş köpeği olarak dünyaya gelenler, Müslümanlardan daha şanslı. Çünkü bu ülke, köpekler için bile mezar alanları tahsis ediyor. Müslümanların bu konudaki başvuruları ise reddediliyor.

Ölüm döşeğinde bir karar vermek zorunda kalacağım. Ya cesedimi bir sandığın içine koyup ülke dışına postalayacaklar, ya da ismimi değiştirip Fluffy gibi bir süs köpeği adı alacağım.” (Halit Kakınç, Star Gazetesi/ 10.02.2006)

                                                          ***

       3- Avrupa’da, Statewach ve Liberty adlı insan hakları dernekleri, aşağıdaki gerekçeleri sıralayarak AB’nin giderek bir Polis Devleti’ne dönüştüğünü söylüyorlar:

       AB Polis Gücü (EUROPOL) kurulmuştur. Europol elemanlarına, yargıya karşı dokunulmazlık hakkı verilmiştir.

       AB’nin ‘terörizm’ tanımı o kadar geniş tutulmuştur ki, herhangi bir ülkedeki tüm sivil karşı koymalar, terörizm olarak tanımlanabilecektir.   

       Brüksel, insan haklarından herhangi birisinin kullanılmasını, AB’nin ‘genel çıkarlarına’ ters düşüyor gerekçesiyle yasaklayabilecektir.

İrlandalı Prof. Dr. Antony Coughan, AB’yi bir hapishaneye benzetiyor; kendisini bu hapishanenin eski mahkûmlarında biri olarak görüyor ve 1 Mayıs 2004 tarihinde yeni katılan 10 üyeye, ‘aramıza hoş geldiniz’ diyor. (Ayrıntılı bilgi için, Yılmaz Dikbaş’ın ‘Avrupa Birliği: Tabuta Çakılan Son Çivi’ adlı eserine bakınız.)

                                                          ***

       4- ETA konusu bize yansıtıldığı gibi değil. Yani “geçmişin unutulması ve yeni bir sayfa açılması” şeklinde cereyan etmedi. Meselâ, ETA’nın liderlerinden olan ve 20 seneden bu yana firarda bulunan Francisco Javier Lopez Pena, 2006 Mayıs’ında Fransa’da yakalandı. Örgütün en tehlikeli militanı olduğu söylenen Jurdan Martitegi de, geçen Nisan ayında yine Fransa’da ele geçti. Şimdi ikisi de cezaevinde ve İspanya’ya iade konusunda Paris ve Madrid arasındaki görüşmeler devam ediyor. ( Murat Bardakçı, Murat Bardakçı, Haber Türk Gazetesi/28.08.2009)       

İspanya Parlamentosu’nun her iki kanadının 29.06.2002’de kabul ettiği Siyasi Partiler Yasası ile parti kapatmalarını kolaylaştırdığını; bu yasa değişikliğinden sonra, Bask Bölgesi’nde faaliyet gösteren Herri Batasuna Partisi’nin İspanya Yargıtay’ı tarafından kapatıldığını; bu karar aleyhine yapılan başvuruyu AİHM’nin 20.06.2009’da oybirliği ile reddettiği gibi, ayrıca Herri Batasuna’nın devamı olarak kurulan iki partinin, yasadışı ilân edilmeleri ve üyelerinin bağımsız aday etiketiyle bile seçimlere sokulmaması kararının da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı düşmediğine hükmettiğini de unutmayalım…

                                                          ***

       5- AB’nin “Dil ayrımcılığını yasaklama” ve “Dil çeşitliliğine saygı gösterme” taahhüdüne AB’nin AB’nin tüm üyeleri uyuyor mu?.. Yanıtı taze bir örmek verelim: 

Slovakya’da iki ay önce bir yasa yürürlüğe girdi. Adı: “Dil Kanunu”.

Yasa, Slovakya’da kamusal alanda sadece Slovakça konuşulmasını, Slovakça yazılıp-çizilmesini öngörüyor. Bir başka deyişle, Slovakça dışındaki dillere kamusal alanı yasaklıyor.

Kamusal alan deyince, akıllara elbette devletin hizmet verdiği alanlar geliyor. Parlamento, bakanlıklar, okullar, kışlalar, devlet hastaneleri, resmî kurumlar gibi.

Yanlış… Slovakya’da “Kamusal alan”ın tanımı da epey genişletildi. Örneğin, kamu-özel ayırımı yapılmadan tüm eğitim ve sağlık kurumları da kamusal alanın içinde.

Bitmedi… Sadece Slovakça konuşulup, yazılması “Hizmet veren” sınırlı tutulmadı. “Hizmet alan”ın da derdini veya meramını Slovakça dışındaki bir dille ifade etmesi yasaklandı.

“Dil Kanunu”nun tek hedef kitlesi var. Slovakya’nın toplam 5.5 milyon olan nüfusunun yüzde onunu oluşturan Macar azınlık.

                                                          ***

Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra şöyle bir tablo ortaya çıkıyor. Macar kökenli bir doktor ile Macar kökenli hastası, ister özel klinikte olsun, ister devlet hastanesinde, muayene veya tedavi sırasında kesinlikle Slovakça konuşmak zorundadır.

Bir toplantıda, konferansta veya herhangi bir etkinlikte, katılımcıların tümü Macar kökenli bile olsa, konuşmacı sadece Slovakça hitap edebilir.

Yasanın uygulamaya konulmasının üstünden iki ay geçmesine rağmen, Brüksel’de kimse kılını kıpırdatmadı. Geçen iki ay içinde AB kurumu bu “Acımasız ayrımcılık” nedeniyle, Slovakya’ya yaptırım uygulamaya kalkmadı. (Erdal Şafak, Bir Dil Öyküsü” Sabah Gazetesi/26.08.2009)
« Önceki ::
Image Hosted by ImageShack.us
Subscribe to updates < / a>