Pasiflora Laiklik... NİLGÜN CERRAHOĞLU
SAĞNAK
NİLGÜN CERRAHOĞLU
Pasiflora Laiklik...
Yeni parolamız “pasif laiklik”!
Pasiflora filan gibi bir şey...
Laikliğin “uyuşturulmuş”, “sinir uçları alınmış”, “tesirsiz hale getirilmiş” hali...
Parolayı ağzından çıkaran Anayasa Hukuku Profesörü Ergun Özbudun oldu.
Bundan iki yıl önce “yeni demokratik anayasamızı” kaleme almak üzere görevlendirilen hukuk adamı...
Ne diyor bu yetkin hukuk adamımız?
“Dini yalnız vicdanlara ve özel alana hapseden, kamusal görünürlüğünü yasaklayan” laiklik; “militan ve dayatmacı” oluyormuş...
Türkiye’de şimdiye dek hep böyle aşırı “militan ve dayatmacı bir laiklik” uygulanmış...
Oysa içinde yaşadığımız post-modern dünyada; din “kamuda da görünür hale gelmiş”!
Post-modern çağın laiklik anlayışı... binaenaleyh.. “pasiflora”... pardon “pasif laiklik”miş...
“Önce zihniyette dönüşüm gerekiyor” diyor Prof. Özbudun: “Türkiye pasif laikliğe geçmelidir. Çünkü dünyadaki evrensel uygulama budur... Kendine göre laiklik değil, evrensel normlara uygun laiklik gelmelidir... Bir dinin kamudaki görünürlüğünü yasaklamak doğru bir şey değil...”
‘İslamı hayat tarzı olarak görmek istiyoruz’
Özbudun’un açıklamalarını okur okumaz aklıma nedense, “laikliğin evrensel normları” ve “evrensel uygulamaları” yerine; “Milli Görüş” ile “Refah kriterleri”, “Refah normları” geldi.
Abdullah Gül’le, henüz Refah milletvekili olduğu yıllarda yaptığımız bir söyleşiyi hatırladım...
Aradan geçen yıllar içinde şimdi artık bayağı “tarihi” olduğunu düşündüğüm söyleşide Gül; “Düzen Türkiye’de İslamı caminin içine hapsetti. Biz İslamı hayat tarzı olarak görmek istiyoruz…” demişti. (“Milliyet” 10.12.1995)
Konuştuğumuz konu Cumhuriyetin “laik” niteliğini tanımlayan anayasanın 2. maddesinde Refahlıların yapmayı arzu ettikleri olası değişikliklerdi.
Bu bağlamda Gül’e “(Aydın) Menderes’in dediği gibi mi” diye sormuştum: “Türkiye’de İslamın neye uygun olduğu değil, neyin İslama uygun olduğu mu tartışılacak?”
Gül hiç uzatmadan bu soruma da “Evet tabii!” yanıtını vermişti.
Bu söyleşinin üzerinden on dört -sayıyla “14”- yıl geçti...
On dört yıl sonra bu anlayış karşımıza şimdi “pasif laiklik” adı altında çıkarılıyor.
“Dinin kamuda görünür olması”; Gül’ ün “Cami içine hapsedilen(!) İslamı; Türkiye’de hayat tarzı olarak görmek istiyoruz” ifadesinden başka bir şey değildir...
Refahın on dört yıl önce savunduğu bu “hayat tarzı kriteri”; şimdi “evrensel” damgasıyla “pasif laiklik” adı altında allanıp pullanıp, ambalajlanıyor.
Papa dahi bunca abartamadı
Vatikan dahi laiklik tanımını bu kadar açıkça eğip bükmeye cesaret edemedi...
“Katolikliği hayat tarzı” olarak görmek istediği ülkelerde, Vatikan da öteden beri “laikliğin farklı biçimlerde tanımlanmasını” istiyor.
Ancak Papa bile üç yüzyıl boyunca en ön saflarda mücadele ettiği “laikliğe” yeni tanım bulmak adına, “pasif laiklik” kadar oksimoron bir kavram kullanmaya yanaşmıyor...
Bilemediniz pek pek “laikliğin ‘sağlıklı’ tarifinden” bahsediyor...
“Laikçi olmayan ‘sağlıklı laikliğe’ bizim de bir itirazımız olmaz!” filan diyor...
“Pasif laiklik” denli “ikiyüzlü” ifadelere -uluorta!- başvurmaya çekiniyor...
Kadın erkek eşitliğinde ‘pasif laiklik!’
“Pasif laiklik” denen şey nedir? Ne olabilir?
Devletin “laiklik ilkelerini dayatmadığı”, “pasif kaldığı” bir ortamda, “laiklikten” geriye ne kalabilir?
Kadın-erkek eşitliği sözgelimi, hiçbir biçimde üzerinde pazarlık edilemeyecek bir “laiklik ilkesidir”...
Bu “dayatma ve militan”(!) “laiklik ilkesi” yerine, “kamuda dinin görünürlüğünü” esas aldığınızda; harem-selamlık uygulamaları önüne -misal!- hangi engel geçecektir?
Devletin “pasiflik” çizgisini; hangi sınır, hangi ölçüt belirleyecektir?
“Farklı doz ve farklı inançlardaki insanların barış içinde bir arada yaşamalarının esasları”; din dogmalarını kamu alanı dışına çıkaran “laik ilkeler” garantisi olmadığında toplumda “inançlar arası” “barış ortamı” nasıl korunacaktır?
Bu ve bunun gibi daha çok soru var. Ama yerim bitti...
Yarına devam ederiz.



















0 yorum yazılmıştır