Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

http://erdem43.

Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar - Blogcu - Sayfa 3



Siyasi GIF Animasyonlar-Siyasi Yazı ve Yorumlar

Pazartesi, Kasım 30, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Tayyip Rakısı


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN 

Tayyip Rakısı

Avukatım Serhan Özdemir aradı: “Emin Abi, sen hiç Tayyip rakısı içtin mi?” diye sormasın mı?  “Valla içmedim de, nedir Tayyip rakısı?” diye bu kez ben sordum. Serhan’ın yanıtı ilginçti: “Abi, Tayyip davasını kazandık ya! Sen uygun olduğun bir geceyi bana söyle, hep birlikte Tayyip’in rakısını içeceğiz.”

Ötesini söylemedi. Doğrusu meraklanmıştım. Yoksa Tayyip bize rakı mı ısmarlayacaktı! Birlikte bir gece kararlaştırdık ve bir balıkçı restoranında buluştuk. Serhan Özdemir önceden gitmiş, restoran sahibi bir şişe rakı hazırlamış ve markasını çıkarıp üzerine kocaman Tayyip Rakısı yazmışlar. İşin merakla beklediğim bölümünü Serhan masada anlattı.

(Burada bir parantez açayım. Aydın Doğan benim Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi kitabımı mahkemeye vermiş, yalan yazdığım ve kendisini küçük düşürdüğüm iddiasıyla 50 bin lira tazminat istemişti. Üsküdar 1’inci Asliye Hukuk Mahkemesi yazdıklarımın doğru olduğunu vurgulayıp davasını reddetti. O davada da avukatım Serhan Özdemir’di.)

Geçenlerde söz etmiştim. Bizim Mustafa Balbayla ART televizyonunda yaptığımız Ankara Rüzgârı programı vardı. Günlerden bir gün Tayyip İsviçre’de Davos’a gitmiş ve orada İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’le kapışmıştı. Herkesi kahkahalara boğan, uzun süre güldüren o ünlü “Van minit, van minit” haykırışını da orada yapmıştı.

Tayyip bu güldürü sonrasında Türkiye’ye döndüğünde “Orada ben diplomatik davranmasaydım (Şimon Perez’e) başka bir şey yapardım” demişti. Tam o haftanın Pazar günüydü ve biz doğal olarak ekranda bu konuyu konuşuyorduk. İkimiz de bindirmeye başladık. Canlı yayında ağzımdan aynen şöyle dedim… Ve anında, Tayyip benim aleyhime 10 bin liralık tazminat davası açtı. Dava dilekçesinden özetliyorum:

“Davalı Emin Çölaşan Sayın Başbakan’a hitaben ‘ULAN SEN KİMSİN,  ne yapacaksın orada? Dövecek misin 86 yaşındaki adamı? KEPAZELİĞE bak Mustafa yaa ’ diyerek Sayın Başbakanımızın kişilik haklarına saldırmış, aşağılamış ve halkın gözünde küçük düşürmeye çalışmıştır. Ulan ve kepaze kelimelerini Sayın Başbakanımıza hitaben kullanmıştır. 10 bin lira tazminat istiyoruz…”

Davaya Ankara 15’inci Asliye Hukuk Mahkemesi Baktı, beni Serhan Özdemir savundu… Ve iki celse sonra mahkemenin gerekçeli kararı açıklandı. Özetliyorum:

“Anayasa ile tanına basın özgürlüğünün amacı, kamuyu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermeyi sağlamaktır. Basının haber verme yanında eleştiri ve yorum hakkı da bulunmaktadır. Bu hakların kullanılması nedeniyle kişilik haklarına saldırıda bulunulsa dahi basın özgürlüğü üstün bir hak olarak hukuka uygunluk nedeni sayıldığından, bundan zarar gören kişilerin tazminat hakları doğmayacaktır.

Davalının TV programındaki konuşmalarının eleştiri ve yorum niteliğinde olduğu anlaşıldığından, davacının (Tayyip’in) işgal etmiş olduğu makam itibariyle ağır da olsa eleştirilere katlanmak zorunda olması gerekeceğinden, davacıya kasten aşağılama, küçük düşürme amacıyla yapılmış bir konuşma niteliğinde bulunmadığından davanın reddine karar verilmiştir.”       

                                                          ***

Evet, Serhan Özdemir işin gerisini masada anlattı:

“Abi, Tayyip’ten vekâlet ücreti olarak 575 lira aldım. Allah bereket versin! Şimdi bu parayla burada Tayyip sofrası donatıp Tayyip rakısı içeceğiz. “

Bu konuşmalar restorandaki herkes tarafından duyuluyordu. Masaya mezelerle birlikte Tayyip rakısı ve buz da geldi.

Ardından kadehler dolduruldu, kalabalıkta hepe beraber kaldırıldı:

“Haydi, Tayyip’in şerefine…”

“Ohh, yarasın, afiyet olsun…”

“Keşke o da aramızda olsaydı da, şu mutluluğumuza bir katkıda bulunsaydı…”

İnanın, aynı anda restoranda en az 50 kişi kadeh kaldırıyor, olayı duyan herkes Serhan Özdemir’i, hukuk alanında kazandığı zaferleri kutluyordu.

Ben alkolle arası iyi olan biri değilim. En fazla bir duble içerim, fazlasını vücudum kaldırmaz. Fakat ne yalan söyleyeyim, Tayyip rakısının tadı damağımda kaldı!.. Ve ikinci dubleyi de içtim.

O gece pek keyifliydik. Serhan, ben, masadaki dostlarımız ve restorandaki herkes çok güzel bir gece geçirdik.

Tayyip’in kulaklarını çok güzel çınlattık!..

Elektronik posta:
emincolasan@sozcum.com 
Faks: (0 312) 426 99 95

Pazartesi, Kasım 30, 2009

İlhan Selçuk’la Bayram Sohbeti... HİKMET ÇETİNKAYA


POLİTİKA GÜNLÜĞÜ

HİKMET ÇETİNKAYA

İlhan Selçukla Bayram Sohbeti...

Bir kâğıt parçasına güzel şeyler yazmak, yaşamın mavi sularında düş kurmak, geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmak...

Fransız şair Edmond Jabesin kelimenin içindeki hayat şiirini okumuştum. Yolda giderken dizelerini anımsamaya çalışıyordum.

Bir kâğıt parçasına kelimeyi dökmek, o anda beyaz sayfayla sözü tutuşturmak mıdır?

Jabes şöyle der:

Harflerin sesinde yüzyılların gururu ve yıkımı yatıyor.

Bir işaretin peşine takılmış ağdalı sessizlik, çoğu kez yazarı yaşamın derinliğine götürür, yaşadığı ülkenin sorunlarıyla tümleştirir.

Yağmurlu bir bayram sabahında İlhan Selçukla konuşuyorum hastane odasında...

Her zaman olduğu gibi yine Türkiyeyi, dünyayı konuşuyoruz İlhan Ağabeyle...

Türkiye bölünüp parçalanır? Şoven milliyetçilik Türkiyeyi nereye götürür? Demokrasi ve özgürlük nedir?

Kız kardeşi Ülfet Ertelin gözlerinin içi gülüyor...

Diyor ki:

Ağabeyim bugün sıkı bir kahvaltı yaptı!”

100 gündür hastanedeydi İlhan Ağabey...

İşte bu sırada Ülfet Hanımın telefonu çaldı, bu kez arayan Turhan Selçuktu. İlhan Selçuk, Turhan Ağabeyle bayramlaştı.

Benden önce tiyatro sanatçısı Işık Yenersu uğramıştı İlhan Ağabeye...

Ve sohbetimiz başladı...

Türkiye nereye gidiyordu, kimilerinin Kürdistan hayaligerçekleşmiş miydi?

İlhan Ağabey, ABD emperyalizminin Irakı işgalinin nedenleri üzerinde durdu. Fransız Devriminden söz etti, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, Kurtuluş Savaşına değindi, Lozanı anlattı uzun uzun.

***

Uzun süren konuşmamız süresince, yeryüzünün tarihine değindi İlhan Ağabey; savaşlardan, iç savaşlardan, devrimlerden, karşıdevrimlerden söz edip şöyle dedi:

Pinochet, Franco, Salazar ya da benzerleriyle İslam dünyasında ortaya çıkan diktatörleri, bir noktada birbirinden ayırmak gerekiyor. Batı reform aşamasından geçti; uyanış ve aydınlanma dönemlerini yaşadı; 1789 da, 1917 de Batı kafasının ürünleridir. Bilim dinden bağımsızlaştı, Batıda akıl, yobazlığın egemenliğinden sıyrıldı, özgürleşti. Diktatörler gelip geçtiğinde geriye bıraktıkları acılar unutulup kan gölleri kuruyunca toplum demokrasiye kavuşabiliyor. Siz bunları yazarsanız, darbeci ya da faşist oluyorsunuz!

İlhan Selçuk, 2009 biterken Kürdistan hayalleriyle yaşayanların demokrasi ve özgürlükleri kullandıklarının altını çizip şöyle diyor:

Irkçı ve şoven milliyetçiliğin, faşizmin panzehiri, Atatürk milliyetçiliğidir. Bu milliyetçilik asla ırkçı değildir.

İlhan Ağabey, demokrasi ve özgürlükler kavramının altını da çiziyor:

Demokrasi temel hak ve özgürlükleri getirir. Geçen hafta kamu çalışanları alanlara çıktı grevli ve toplusözleşmeli sendikal haklarını almak için. Başbakan ise emekçilere gözdağı verdi. Bunlar mı demokratik açılım yapacaklar, Türkiyeyi ABye taşıyacaklar? Sol bir gün Türkiyede iktidar olacak, bu acı günler unutulacak.

İlhan Ağabey bir önemli noktanın da altını çizdi sohbetimiz sırasında:

Avrupa faşizme karşı direndi ve galip geldi. Avrupa ortaçağa dönmedi. Doğuda İslam dünyası, ortaçağın karanlığını henüz yırtabilmiş değil.

İlhan Ağabey, gazeteleri didik didik okuyor, televizyonları izliyor... Türkiyede ve dünyada ne olup bittiğini biliyor.

Cumhuriyet gazetesinin, demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden yana olduğunu, bilime ve akla dayalı bir eğitim düzenini savunduğunun bir kez daha altını çiziyor.

Diyor ki:

Kürtler bizim kardeşimiz. O ayrı bir şey. Bizim Kürdistan hayalleri kuran, ülkeyi bölmek isteyenlerle işimiz olmaz. Aradan bunca yıl geçtikten sonra İstiklal mahkemelerini yargılamak isteyenlerin amacı ne? Demokrasi mi? Hadi canım sen de!

***

Sohbetimiz burada bitti...

Ayağa kalktım...

Her zamanki gibi Çocuklarıma selam söyle... Beni unutmayan okurlara da...dedi.

Gözlerinde bir sevinç yumağı, mutluluk...

Şöyle seslendi:

Demokrasi bir yaşam biçimidir... Cumhuriyet hiçbir partinin yayın organı değildir. Atatürk milliyetçiliğini ırkçılık, kaba milliyetçilik sananların akıllarına şaşıyorum. Bunlar Nutuku okusunlar.

Fazilet Kuza ve Hüseyin Gürer, İlhan Ağabeyin yanına geliyorlar, ben hastaneden çıkarken...

Dışarıda inceden bir yağmur... Gazeteye giderken Edmond Jabesin dizelerini mırıldanıyorum.

hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr

Faks numaramız: 0212 343 72 69

Pazartesi, Kasım 30, 2009

Beyaz Saray Ne Diyecek?.. IŞIK KANSU


IŞIK KANSU

Beyaz Saray Ne Diyecek?

ABDdeki gelişmeleri yakından izleyen gazeteci dostumuz Yılmaz Polata sorduk:

Aralık ayında gerçekleşmesi beklenen Obama-Erdoğan görüşmesi öncesi Beyaz Sarayda Türkiyeye bakış ne?

İşte Polatın yanıtları:

New York Times gazetesinden sonra Washington Post gazetesinde Başbakan’ı eleştiren sert bir yazının yer alması, ziyaretin Erdoğan açısından daha öncekiler gibi tatlı geçmeyeceğini gösteriyor.

Washingtonda yaşayanlar bu iki gazetenin Beyaz Saray ve Kongre üzerindeki özellikle de Demokratlar üzerindeki etkilerini iyi bilir. Washington Postun,Sayın Erdoğan ve Partisidiye başlayan yazısının şu paragrafı çok şey anlatıyor:

Bir zamanlar Washingtonda birçok kişi tarafından dindar Müslümanların nasıl demokratik siyaseti uygulayabileceğinin bir modeli gibi görünüyordu. Bu imaj hızla kararıyor. Tamamen yok olmaması için Sayın Erdoğan, Müslüman diktatörlerine itina göstermekten vazgeçmeli ve onların iç muhalefeti susturma uygulamalarını takip etmeye son vermeli.

Bu satırları biraz daha açık tercüme etmek gerekirse ampul sönüyor, tamamen kararmaması için şunları ve şunları yapmalısın deniyor.

Bunu da kim söyleyecek? Obama...

Amerikalılar, sert mesajlarını yumuşak bir diplomatik üslupla vermesini iyi bilir. Ayrıca, Obama eski bir senatör. Siyaset dilini de iyi konuşuyor. Oval Ofiste Erdoğana kim refakat edecekse, Obamanın basın hürriyeti, Ergenekon ya da Kürt açılımıyla ilgili görüşlerini nasıl ifade ettiğine dikkat etmeli. Satır aralarını iyi okumalı.

Obamanın ülke içinde birinci gündem maddesi ekonomi, yani işsizlik. Dış politikada da Afganistana asker gönderme konusu var. Bu da önemli, ancak büyük bir aciliyeti yok, çünkü henüz tam bir strateji belirleyemediler. Obama, NATO çerçevesinde Türkiyeden asker talep edebilir.

Türkiye, ABD politikaları için her zaman önemli bir ülke. Buna şüphe yok. Ancak, Obamanın şu anda Türkiyeden acil olarak talep edebileceği bir şey yok. Başka bir deyişle Başkan Bush dönemindeki gibi bir durumla karşı karşıya değiliz. İran ya da İsrail konularında istekleri olabilir, ama büyük bir aciliyet arz etmiyor.

Erdoğanın Obamanın desteğine ihtiyacı var mı? Tabii ki var.

Yılmaz Polata bir soru daha:

Washington; Erdoğan ve ekibini, Bush kadar desteklemeye devam edecek mi?

Aldığımız karşılık tek tümce:

Ülkesinde kan kaybeden liderler Washingtonda da kaybeder.

Boşa Harcanan

Eğitim-Senin anadilde eğitimeylemleridir, KESKteki gerileyişin dönüm noktası...

Eğitim-Sen, bu süreçten sonra giderek erimeye başlamış, KESKten kopmalar bu noktadan sonra hızlanmıştır.

Canan ve Yıldırım Koç; özenle hazırladıkları KESK tarihi adlı kitapta, KESKin kan yitirmesinin gerekçesini büyük ölçüde Kürt milliyetçilerinin taleplerini öne çıkaran politikalarabağlamışlar:

Türkiye işçi sınıfı ve sendikacılık hareketi tarihinde demokrasitalebi ön plandadır. KESKin metinlerinde yer alan özgürlük talebi ise akla Kürt milliyetçilerinin özgür vatantalebini getirmektedir.

KESKin kuruluşunda yapılan basın toplantısında yer alan işveren devletkavramı da ilginçtir. Bu formülasyon, Kürt milliyetçilerinin ve bazı sosyalist-komünistlerin karşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini genel kamu çalışanları kitlesinin de karşısına koymaktadır.

Canan ve Yıldırım Koç,Her ağacın kurdu kendi özünden olurdemişler KESK için.

Çok doğrudur. KESKi yönlendirenler, 12 Eylül sonrası zayıflayan işçi sendikaları karşısında taze ve güçlü bir emek hareketinin etnikçiliküzerinden yürümesinin yolunu açmış ve böylelikle demokratikleşmeiçin var olan bir gizilgücü boşa harcamış, yeşeren fidanı kof bir beden haline getirmişlerdir.

Ceviz içi

1980’li yıllarda Anneler Gününde Semra Hanımı ziyaret eden, Turgut Özal Cumhurbaşkanı olduktan sonra da yine Semra Hanımın ANAPa genel başkan seçilmesini öneren...

Bir de bakmışsınız, bugün Rahşan Hanımın gözdesi...

Dedikodu

Pankobirlik En pahalı şekeri yiyoruz, kaçağa 100 milyon dolar ödüyoruzdedikodularına karşı Bu iddianın tekzibi pancar tarlasındadırdiyerek halkı uyarıyor:

Bu iddianın za-manlamasının GDOlu ürünlerin ülkeye girişinin tartışıldığı günlere denk gelmesi kadar, şeker fabrikaları özelleştirmesinde ilk grup şeker fabrikaları için son teklif verme gününe 5 gün kala ortaya atılması ilginçti. Ondan daha ilginç olanı ise iddiayı ortaya atanın kimliğiydi. Pancar şekerinin rakibi olan, mısırdan nişasta bazlı şeker üretimi yapan ve yakın bir zamana kadar üretim tesislerini birinci sınıf tarım arazisine kurmakla suçlanan bir firmanın yetkilisiydi bu.

Kefe

Hasan Cemal, kalpaklı Atatürk bayraklarından rahatsızmış:

Bir yanda gerilla kıyafetli çocuklar... Öte yanda pencerelerden sarkıtılan kalpaklı Atatürk bayrakları... Barış bunun neresinde? Kalpak ve gerilla! İkisi de savaşın simgeleri değil mi?

Biri emperyalizme karşı verilen bağımsızlığın simgesi, diğeri kullanılmışlığın, maşalığın...

Atatürkün kalpağı ile Aponungerillasını aynı kefeye koyan Hasan Cemalin bir bildiği vardır elbette. Ne de olsa kendisi, Alman yanlısı Enver Paşanın yakın arkadaşı, Fransız yanlısı Cemal Paşanın torunudur.

Pazartesi, Kasım 30, 2009

Darbe Olasılığı (3) ORHAN BURSALI


BİLİM ve SİYASET

ORHAN BURSALI

Darbe Olasılığı -3

Türk Silahlı Kuvvetlerinin darbe yapabilmesi, uluslararası koşullar açısından olasılık dışıdır. Özellikle 1990lardan, hele 2000den sonra, uluslararası güçler ve ilişkilerdeki gelişmeler askeri darbeleri neredeyse saf dışı bıraktı. Bu yeni ilişkilere/duruma göz atarsak:

***

a) Dünya üzerinde darbe-karşı darbeleri güdüleyen derin siyasi-ideolojik (ekonomik) kamplaşma sona erdi. Askeri darbelerin arkasında, önemli ölçüde bu kamplaşma/çatışma vardı. Sovyet sisteminin çökmesiyle bütün ülkeler piyasa güçlerikonusunda belirli bir anlaşmaya vardı.

b) Yeni liberal ekonomik dünya düzeni, ülkeleri iyice iç içe soktu. Tek-ideolojik- merkez”, piyasa oldu: Mal ve sermaye dolaşımının tam küreselleşmesi! Bu dolaşıma set çekecek neredeyse her şey ortadan kaldırıldı.

c) Öte yandan, demokrasi”, “insan hak ve özgürlükleri”, “demokratik parlamenter düzenkonuları daha çok ön plana çıktı. Bizim gibi ülkeleri bir kenara bırakın, daha az gelişmiş ülkelerde bile askerin siyasi rolü budandı.

d) Dünya egemeni ABD, askeri darbelere verdiği destekler nedeniyle büyük itibar kaybetmişti. Yeni dönemde artık bu darbelere ihtiyacı kalmadı (gibi). Dahası, otoriter rejimlere bile, piyasayı gerektiği ve yeteri kadar açmadıkları için, karşı çıktı. Sovyetlerin ön/arka bahçelerindeki ülkelerde kadife devrimleri gündeme getirdi. Medya satın alma, kamuoyu yaratma, iktidar olabilecek belirli siyasi güçlere büyük sivil destekler, özetle halkla ilişkiler faaliyetleri ön plana çıktı...

e) Hondurasta geçen aylarda yapılan askeri darbenin komikliği ve derhal tecrit olması, durumu yeterince aydınlatıcıdır!

f) Öyle ki ABDde, ebedi müttefikiSuudi Arabistanda bile krallığa son verilmesi veçoğulcusisteme geçilmesi 2000li yılların önemli tartışma konularından biri oldu. Krallık vb. gibi rejimlerde, gerektiğinde ülke ve kraliyet çıkarlarını korumacı ve savunmacı görüşler, politikalar ve uygulamalar ön plana çıkabiliyordu. Oysa, ABD serbest piyasa güçleri ile kitleleri güdüleme ve iktidarları belirleme ve yönlendirme faaliyetiyle hedefe varıyor artık. Serbest piyasa, satın alınacak/güdülenecek güçlerle dolu!

g) ABD ve Avrupa Birliği böylece demokratik görünüyor, serbest piyasa üzerindeki egemenlikleri ile depazar sömürüsünü sürdürüyorlardı.

***

h) Türkiyede de, seçimle işbaşına gelmiş iktidarlara karşı askeri darbe yapmak da olanaksızdır (neredeyse). Türkiye uluslararası serbest sermayenin girip çıktığı, yatırımlar yaptığı bir ülke. Demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri konusunda hassas bir kamuoyuna sahip AB ile bağlantılıdır. Küresel ekonomi, gerilimleri, krizleri artık zerre kadar sevmez.

i) Hele Türkiye müthiş bir kırılgan ekonomik yapıya sahip. Çünkü ekonominin canlanması ve büyümesi ancak dışarıdan, sermaye, hammadde-yarı mamul, önemli makine teçhizat ve elektronik ithalatı ile mümkün. Bir darbe, bütün bu ekonomik süreci bıçak gibi kesebilir; Türkiye hızla dışlanır. Askeri darbenin, amaçlarına ulaşıncaya kadar bile iktidarda kalabilmesi mümkün değil.

j) Türkiyede bir askeri darbe, ancak AB ve ABDnin desteğiyle bir süreayakta kalabilir. Bunun önkoşulu da, iktidardaki seçilmişlerin diktatörlüğe geçmeleri, parlamenter sistemi bozmaları, seçim sistemini tam bir sahtekârlığa dönüştürmeleri, İrana benzer bir İslami diktatörlüğe yönelmeleri ve İslami terörü beslemeleri.

k) Türkiyenin tam bir eksen değiştirmesi zor. ABD ve AB destekli bir iktidarın bu yola sapması olanaksız gibi. İktidar, belirli bir oyun alanında kalmaya mecburdur. Ötesi, derin sorun yaratır (askeri de!).

***

Bu bölümü sonuca bağlarsak: Dünya ve Türkiye’ye bakarsak, ordunun darbe yapma olasılığı yoktur. İçinde darbe heveslileri olsa bile!

Zaten orduya saldıran tatlı su aydınlarının cesaretleri, bu gerçeği bilmelerinden ileri geliyor. Askeri darbe seçeneği gündemde olsaydı, hepsi kuyruklarını toplar, yeni düzene uygun bir değişim geçirmeye hazır olurdu!

Tıpkı önceki darbelerdeki gibi!

Neden Ordu Hedef sorusu gelecek yazıda: Kürt açılımı, ordunun bertaraf edilmesini şart koşuyor! Gündemdeki Ordu Sorunu”, “demokrasisorunu değil! Bu ucuz düşüncenin esirleri öyle sanıyor!..

obursali@cumhuriyet.com.tr

Pazartesi, Kasım 30, 2009

AB’ye Göre Türkiye, ‘İçeri Alınmış Durumda’... EROL MANİSALI


BIÇAK SIRTI

EROL MANİSALI

ABye Göre Türkiye, İçeri Alınmış Durumda

Avrupa Birliği penceresinden bakıldığında Türkiye ABnin içindedir”. Nedenlerini sıralayalım;

1) Türkiye ABnin üyesi olmadığı halde 6 Mart 1995te imzalanan Gümrük Birliği belgesi ile ticari olarak Birliğin tek yanlı denetimi altına sokulmuştur”. Nasıl mı; Türkiyenin AB dışındaki tüm dünya ile ticari ilişkileri AB tarafından belirlenir hale gelmiştir. Bu durum, AB tarihinde hiçbir ülke için söz konusu olmadı.

2) Aralık 1999da Türkiye aday ülkekonumuna getirilirken belgelerde, Türkiyenin diğer aday ülkelerden farklı bir konumda olacağıaçık olarak ortaya konmuştur.

3) 2004 ve 2005 yıllarında imzalanan anlaşmalarla,Türkiye-AB müzakere sürecinin koşulları belirlendi. Bu süreç normalde Türkiyenin ABye üye yapılması ile ilgili görüşmeler için olması gerekirken tamamen aksi yönde maddeler kondu ve AB kurumları bu yönde tutum belirlemeye başladılar.

- Türkiyeye ilerisi için bir üyelik tarihi verilmedi, ABnin ilgili kurumları Türkiye için, ileriye dönük bir üyelik kararı da almadılar”.

- Ucu açık, sadece görüşüyoruz; görüşmeler sırasında Türkiye müktesebata ve onunla ilgili sonuçlara uyacakdendi.

- Müzakere sürecinin yöntemi, diğer aday ülkelerden farklı bir konuma getirildi. AB üyeleri tarafından her zaman sabote edilip durdurulabilecek bir yapıya sokuldu.

- Ayrıca, ileride görüşmeler devam etmemek üzere kesilirse, Türkiye gelinen noktadan geri dönemezsonucunu doğuracak maddeler kondu. Kısaca Ankara, verdikleriyle kalacaktı.

- AB kurumlarının Türkiye için ileride alacağı kararların”, müktesebatın bir parçası haline geleceği ve Ankaranın bunlara uymakla yükümlü olacağı ifadeleri serpiştirildi.

- Türkiyenin, işgücünün AB içinde serbest dolaşımdan yararlanamayacağı; tarım sektörüne desteğin dışında tutulacağı belirtildi”.

- 2007 ve 2008 yılı Türkiye raporlarında AB, Ankara ile sadece müzakere yapıyoruz, üyeliği konuşmuyoruzibarelerini koydu. Bunun anlamı şudur; Biz Türkiye ile AB taleplerine ve müktesebatına uyumu konuşuyoruz; Türkiye içeri alınmayacak, sadece bunlar yapılacak”.

- 26 Kasım 2009da Avrupa Parlamentosu, Türkiyeye üyelik perspektifinin verilmesini reddedenbir karar aldı. AP bir anlamda dürüst davranmıştır. Türkiyenin üyelik perspektifinin, sözüne bile tahammül edemiyorlar.

Kısacası, Türkiye Avrupa Birliğinde, yetkisiz ama yükümlülükler altına sokulmuş olarak bulunacak”. Sonuçta ABnin siyasi, iktisadi ve hukuki olarak himayesi altına alınmış olacak ve çok özel bir statügerçekleşecek.

AB amacına ulaştı

AB açısından Türkiye bugün, hiçbir yetkisi olmayan, ama yükümlülükler altına sokulmuş bir ülke konumundadır.

ABnin dışında ve hiçbir karar mekanizmasında yok ancak, AB üyelerinin, AB kurumlarında aldığı kararlara uyma yükümlülüğü altına sokulmuş bir ülke durumunda”. Bu nedenle Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi, AB üyeleri olarak Türkiye ile kedi fare oyununu rahatça sürdürüyorlar.

AB Maastricht sonrası yürüttüğü Türkiye politikalarında yüzde yüz başarıya ulaşmıştır. Türkiyeyi içine almadan, fiilen güdümü altına almıştır. Türkiyenin AB dışı dünya ile ticari ilişkileri tamamen AB ipoteği altındadır. Son haftalarda Kıbrıs konusunda gelen baskılar bunun sonucudur. Ankara Adaya, ABnin gözlüğü ile bakmak zorundadır.

Dericiler, mobilyacılar, ampul üreticileri, makine imalat sanayicileri ve diğerleri fabrikalarına kilit vurup Çinden, Hindistandan, Brezilyadan, Polonyadan gümrüksüz ithalat yapmaktadırlar. Türkiyedeki alış-veriş merkezleri furyası bu yüzdendir.

AB ile ilişkiler iş çevrelerimizin ve sanayicilerimizin haksız rekabetle yüz yüze gelmelerine yol açtı. Haksız rekabet, AB dışı ülkelerle ilişkilerimizde ithalatta ve ihracatta farklı gümrük uygulamaları sonucuortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak AB penceresinden Türkiye ile ilişkiler ve müzakere süreci, olağanüstü iyi gitmektedir. Türkiye AB dışında tutularak Brükselin güdümü altına sokulmaktadır. Hem de sıfır maliyetle.

Brüksel açısından Türkiye, çoktan ABye alınmıştır. Yunanistan ve Kıbrıs Rumları Türkiye ile olan sorunlarını artık AB üzerinden çözmeye başlamışlardır. AB sürecinin devamını, bu nedenle herkesten fazla istemektedir

www.istanbul.edu.tr/iktisat/emanisali

Pazar, Kasım 29, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: Fethullah-Patrik İşbirliği


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   

Fethullah-Patrik İşbirliği

16 Kasım Tarihli Zaman gazetesinde ve internet sitesinde çarpıcı bir haber vardı. Önce belirteyim, bu gazete ABD’de yaşayan Fethullah Gülen Hazretlerine aittir. Devşirilmiş eski solculardan, dincilerden, imancılardan ve AKP yalakalarından oluşan bir kadroya sahiptir.

Haberi okuyunca şaşırdım! Bunlar gitmişler, İstanbul’daki Rum Patriği Bartholomeos’tan demeç almışlar; bu kez Patriğin ağzından AKP’ye yağcılık sergiliyorlar. Bir din adamı olduğu varsayılan Rum Patriği hiç utanıp sıkılmadan bunlara konuşup siyaset yapıyor.

Burada hemen konuyla ilgili bir parantez açayım. Bunların yalaka medyasında bundan birkaç gün önce yine bir haber yayınlandı. Tük Ordusu’nun bazı mensupları tarafından Kafes Eylem Plânı hazırlanmış ve bu plân Türkiye’de yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımızı kaçırmayı, öldürmeyi, yok etmeyi amaçlıyormuş!

Şimdi Patrik Efendi’nin Fethullah gazetesine verdiği demeci özetleyelim:

“Kafes Eylem Plânı’na tepki gösteren Bartholomeos, azınlıkların hedef alınması ve hükümeti yıkma girişimlerine karşı çıktı.

Ergenekon toplantılarını ise üzücü diye yorumladı. Patrik, sessizliğini Zaman’a bozdu. Cuntanın kaos plânına ‘Aleyhimizde provokasyon yaparak hükümeti devirmek, AK Parti’yi fethetmek istiyorlar’ diye tepki gösterdi.” (Bak sen şuna! Adam patrikliği unutmuş, neredeyse AKP’de adaylığını hazırlayacak!)

Bartholomeos, karanlık plânları ortaya çıkaran savcılara ve emniyet güçlerine teşekkür etti. Patrik, hükümetin başlattığı demokratik açılım sürecini (Kürtçülük açılımını) ise memnuniyetle karşıladıklarını söyledi. ‘Hükümetimizin açılımlarını çok olumlu buluyor ve memnuniyetle karşılıyoruz. Kürt vatandaşlara yönelik açılımlar, Ermenistan’la diplomatik ilişkiler, Alevi vatandaşlara karşı bütün bu inisiyatiflerin memleketimizin yararına olduğuna inanıyorum’ dedi. (Helal olsun sana Patrik Efendi! Sen yağcı mısın, siyasetçi misin, yoksa din adamı mısın!?) Türkiye’nin AB’ye doğru gün geçtikçe ilerlemesi ve açılımların yapılması bize umut veriyor.

Bartholomeos, Türk Ortodoks Patrikhanesi’nde yapılan Ergenekon toplantılarına da karşı çıkıyor. (Şimdi Ergenekon davasında yargılanan) Sevgi Erenerol bizi çok incitiyordu. Şimdi ortaya çıktı ki, orada devlete, hükümete, AK Parti’ye ve bize karşı toplantılar yapılıyormuş.”

Evet, Bay Patrik bizim Fethullah’ın gazetesine içini böyle döküyor.

Fethullah’la Rumların ilişkisini, yakınlığını görüyor musunuz? Fethullah’ın gazete ve televizyonları AKP’nin yayın organları. O yayın organlarından, Bay Patrik bile AKP’yi yağlıyor. Ayıp yahu!..

                                                          ***

Şimdi gelelim işin can alıcı noktasına. Verdiği demeçte “Memleketimiz” diyen Patrik efendiye memleketimiz ile ilgili bir konuyu anımsatayım.

Kin Kapısı!

Bunun ne olduğunu bilmeyenler için kısaca anlatayım. Yunanistan Rumları 1821 yılında Osmanlıya karşı ayaklanmıştı. Ayaklanma bastırılırken pek çok belge ele geçti ve görüldü ki, dönemin İstanbul Patriği Gregorius bu ayaklanmayı yaratan elebaşıdır. Patrik yakalandı, yargılandı ve Patrikhanenin ana giriş kapısında idam edildi.

Bu idam sonrasında toplanan Patrikhane yönetimi önemli bir karar aldı:

“Aynı kapıda bir Türk devlet adamı, ya da din adamı asılana kadar bu kapı kapalı kalacaktır.”

Evet, sevgili okuyucularım, aradan 200yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen, Patrikhanenin bu ana giriş kapısı şimdi bile dört yanından kapalı. Dışarıdan bakıldığında içerisi görünmüyor ve zincirlerle kilitlenmiş durumda.

Kin bitmedi, kapısı kapalı.

Fethullah’ın yayın organı, Patrik efendiyi böyle siyasi konularda bile öttürüp hükümete yağ çektirirken, acaba bu gerçekleri bilmez mi? Elbette bilir, ama sormak veya açıklamak işine gelmez. Sen madem gazetecisin, madem Patrik’ten demeç alıyorsun, sorsana ona şu soruyu:

“Ey Patrik, bu kin kapısı nedir? Ana giriş kapınız niye kapalıdır?”

Sorsana, bunun yanıtını istesene!

Ergenekon’u, Kürt açılımını yorumlamak ve yurtsever Türk Ortodoks Patrikhane’sine çamur atmak Bay Bartholomeos’a mı kaldı?

Kimmiş bu adam, neymiş Patrikhane? Patriğin İstanbul’da Fatih Kaymakamı’na bağlı bir din görevlisinden öte bir şey olmadığını siz bilmiyor musunuz? Dahası da çok var da! Patrikhane tarafından yüzyıllardır ülkemiz aleyhine uygulanan sinsi plânlar ancak kitaplara sığar.

AKP-Fethullah medyası, işi gücü bırakmış, şimdi Bay Patrik’in kucağına oturmuş ve Patrikhaneden medet umuyor. Allah korusun, Allah kimseyi bunların durumuna düşürmesin. Amin!..

                                                          ***

Emin Çölaşan’ın notu: Yarınki yazımda Tayyip’in rakısını nasıl içtiğimizi anlatacağım!..

Cumartesi, Kasım 28, 2009

Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN: En Büyük Hırsızlar Ülkesi


Sözcü Gazetesi EMİN ÇÖLAŞAN   27 Kasım 2009

En Büyük Hırsızlar Ülkesi

Kurban Bayramı hac zamanıdır. Dünyanın dört bir yanından Müslümanlar, Suudi Hükümeti’nin her ülkeye tanıdığı kontenjan doğrultusunda akın akın Mekke’ye gelir, dinimizin bir gereğini yerine getirir. Petrol zengini Suudiler bu işten her yıl milyarlarca dolar gelir elde eder. Din ticaretinin tipik bir örneği.

Ben, adına bu Suudi Arabistan denilen ülkeden ve onu yöneten hırsız takımından hiçbir zaman hoşlanmadım. Evet, bunlar hırsızdır. Dünyanın en zengin petrol şeyhleri olmalarına karşın, her olaydan avanta alırlar. Örneğin orada bir iş kuracaksanız, mutlaka üst düzey bir Suudi ile ortak olmanız ve ona düzenli avanta, haraç vermeniz gerekir. Suudi Arabistan’da on binlerce asalak, böyle para kazanıp köşeyi döner.

Bu ülkenin insanları da ilginçtir! Örneğin içki yasaktır ama parayı bastıran gizlice içer. Vurgun, hırsızlık, yolsuzluk acayip orandadır. Hele on binlerce mensubu olan kral sülalesinden biriyseniz, işiniz her zaman dört dörtlüktür!

Din sömürüsü, hanedanı ayakta tutan biricik unsurdur. Oysa kendileri her yolun içinde vardır. Fuhuş, kumar, içki, oğlancılık, seks köleleri ticareti…

Atamız Osmanlı, o zaman petrol zenginliği bilinmeyen bu çorak, zavallı, fakir ülkeyi yüzyıllar boyu yönetti ve özellikle iki kutsal kent olan Mekke ve Medine’yi besledi. Anadolu’nun kaymağı onlara akıtıldı. Haritaya bir bakın! İstanbul’dan taa Medine’ye devletin ve halkın parasıyla binlerce kilometrelik demiryolu götürüldü. Şimdi Medine’de, Peygamberimizin kutsal kentindeki o istasyon binası harabe hâlinde, Demiryolu derseniz, çölde kayboldu gitti…

Birinci Dünya Savaşı’nı yitirmiş, Mondros Antlaşması’nı imzalamıştık. Ancak Medine muhafızı Fahrettin (Türkan) Paşa, kenti kuşatan Arap ve İngilizlere karı direniyordu. “Ben Peygamberimizin mezarını onlara bırakmam” diyen Paşa’ya, İngiliz casusu Lawurance tarafından çil çil altınlarla satın alınan Araplar ihanet etti… Ve aylar süren kuşatma ve açlık sonrasında Medine teslim oldu.

                                                          ***

Osmanlı padişahları, bu hırsız çöl vahşilerine her yıl İstanbul’dan sürre alayı gönderirdi. Deve kervanları hacdan üç ay önce İstanbul’dan dualarla sefere çıkarılır, Mekke’ye gider, Kâbe’ye ve Peygamberimizin mezarına her seferinde bir hazine gönderilirdi. Osmanlı hazinesi ve fakir Türk’ün boğazından kesilen kıt kaynaklar oralara aktarılırdı.

Bu hazineler acaba şimdi nerede? Hangi Suudlu hırsızların cebine indi?

Birinci Dünya Savaşı olanca hızıyla sürerken, İngilizler bu Suud hanedanını satın aldı… Ve bunlar Mehmetçiği arkasından vurup işi bitirdi.

Çil çil altınları bastırınca Suudilerin Müslümanlığı bitiyor, Hıristiyanların kucağına düşüyorlardı. Bugün de öyle. Parayı verenin düdüğünü çalıyorlar.

Mekke’de yine Osmanlı tarafından yapılan Kâbe’nin hemen yanıbaşındaki Ecyat Kalesi’ni bu Suudi yönetimi birkaç yıl önce yıktırdı ve oraya lüks oteller ve plazalar dikti.

Şimdi otellerin Kâbe’ye bakan odaları, geceliği 20 bin Euro fiyatla kiralanıyor.

Suudi Arabistan işte böyle bir ülkedir. Geçmişi kirli, bugünü kirlidir. Orada Müslümanlık paraya, onların haram kazançlarına endekslidir. Şeriat düzeniyle yönetilen, ABD’nin kucağında oturan petrol zengini şımarık şeyhlerin ve onların sülâlesinin ülkesidir. Dünkü bedeviler, çöl soyguncuları şimdi Kâbe ve petrol sayesinde adam oldu. Ve her yıl yüz binlerce Müslüman, bu ülkeye milyarlarca dolar bırakıp bu üçkâğıtçıları biraz daha semirtiyor.

Kurban Bayramınız kutlu olsun efendim…

Cumartesi, Kasım 28, 2009

Bugünü Anlamak İçin... CÜNEYT ARCAYÜREK


GÜNCEL

CÜNEYT ARCAYÜREK

Bugünü Anlamak İçin

RTE ile kardeşi Çankayadaki AKPlinin dün söyledikleri bugünkü yaptırımlarının adeta kılavuzu.

RTE, 1923te Mustafa Kemalin kurduğu cumhuriyeti baştan sona karalamıştır.

Geçmişteki söylemlerini, irdelemelerini anımsatmaya girişenleri, ben değiştim ve daha da sıkışırsa geliştim gibi inandırıcı olmayan karşı çıkışlarla yanıtlamaktan çekinmiyor.

İktidara gelmeden ve geldikten sonraki söylem ve irdelemeler ufak tefek ifade farklılıklarıyla aynı, birbirini tamamlayan içeriktedir.

Evet, bugünleri anlamak için RTE ile Çankayadakinin yakın geçmişine bakmak gerekiyor.

***

Önce RTEnin AKP iktidarını nasıl tanımladığına bakalım:

“…AKP iktidarı, Cumhuriyet tarihinin ileride sessiz devrim olarak hatırlanacak çok önemli birikimlerine imza atmış bir icraat hükümetidir…”

Devam edelim:

2002 öncesini bütünüyle reddetmesine bir örnek: Kendi yaptıkları anayasaya bile sahip çıkmıyorlar. Demek ki ayık kafayla değil, sarhoş kafayla hazırlamışlar. Dört senede delik deşik olmasının nedeni bu...

Anıtkabirde sap gibi duruyorlar diyen ve Atatürk Türkiyesini bir kalemde silen RTE; Türkiyenin yarınında artık Kemalizm benzeri resimlere ve sistemlere yer yokturdedikten sonra

Hâlâ tartışılan, ne olduğu veya olmadığı bir türlü anlaşılamayan Kürt açılımını ulusun sindirmesi için son bir aydır Atatürke sığınıyor.

Aslında RTEyi Doğuya, İslam ülkelerine doğru kaydıran anlayışı Çalışma Bakanlığı koltuğunda oturttuğu eski müsteşarı Ömer Dinçer şöyle özetledi:

“…Türkiye Cumhuriyetinin, başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkeleri, laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha katılımcı, daha ademi merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesindeyim…”

RTE de tamamladı, tanımladı bu görüşü: Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor Yahu bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek yahu. Sen bunun önüne geçemezsin ki…” demedi mi?

***

Kürt açılımıyla ülkenin bölünmesine yeşil ışık yaktığını içeren görüşlere karşı RTE; sürekli olarak bölünmeye karşı olduğunu yineliyor.

Acaba geçmişteki açıklamalarında Türkiye Cumhuriyetinin kimliğine, felsefesine, kuruluş esaslarına taban tabana zıt görüşler; hatta bölünmeye yaklaşım sergilememiş midir?

Soru: Eğer bahsettiğiniz kimlikler milli yapı içerisinde kalmak istemezlerse ne olacak?

RTE: Onun kararını yine halk verecek.

Soru: Örneğin birileri biz ayrı yaşamak istiyoruz diyebilirler.

RTE: Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şeyler yapılabilir.

Soru: Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse?

RTE: Bu toprak üzerinde böyle bağımsız bir yapıyı kurmak kudreti varsa kurar.

Soru: Coğrafi bütünlükten kastınız Misak-ı Milli sınırları mı?”

RTE: Ona hudut tayin edemem. Meşru değildir diyorsunuz bu şeye. Eyaletler tarzı ayrılma kararı alırsa birileri, eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir diyorum.

Dün söyledikleri bugün açılım gelişmelerine öncülük yapmıyor mu?

***

Biraz da Çankayadakine çevirelim spot ışıklarını.

RTE tek başına otoriteyi ele geçirmeden önce bir süre Başbakanlık yapan Abdullah Gülün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ile ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, kredi konusunda görüşmeye (kimi yorumlara göre pazarlığa) oturduklarında ABD Başkanı Bushtan şu saptamaları dinlediler:

“…Beyler, ABD topraklarında yapacağınız bir şey yok. Ülkenize gidin. Meclisinizden savaş tezkeresini geçirin.

Hiçbir müttefik beni sizin kadar uğraştırmadı. Birlikte hareket etmezsek IMF ve Dünya Bankası size sırtını döner. O aşamadan sonra bize gelmenizin bir yararı olmaz.

Türkiyeden beklediğimiz desteği görmezsek, tamamen Kuzey Iraktaki Kürt gruplarla hareket ederiz... Sizler de ileride oluşacak masada yer bulamazsınız ve Washingtonu her arayışınızda telefonlar meşgul çalar. O nedenle bir an önce kararınızı verin…”

Başbakan Gül, bir an önce kararını verdi ve TBMMye (62 bin askeri personel, 255 uçak ve 65 helikopter), özetlemek gerekirse on binlerce Amerikan askerinin tankıyla, topuyla, tüfeğiyle, helikopteriyle topraklarımıza yerleşmesini sağlayan bir tezkere gönderdi. TBMM 1 Mart 2003te tezkereyi reddetti.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, -o sırada- Abdullah Güle sordu:

“…Sayın Başbakan, bunlar geldikten sonra ne zaman çıkacaklar, bu konuda bir bilginiz bir güvenceniz var mı?”

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, günümüzde Cumhurbaşkanı Çankayadaki AKPli Baykalı yanıtladı:

“…Vallahi ben de bilmiyorum!

Cumartesi, Kasım 28, 2009

‘Faşist İzmir’ mi?.. ATAOL BEHRAMOĞLU


CUMARTESİ

YAZILARI

ATAOL BEHRAMOĞLU

Faşist İzmir mi?

Adı Demokratik Toplum Partisi (DTP) olsa da aslında etnik ayrımcılık partisinin toprak ağası olduğu söylenen başkanı, İzmirde partisinin yakışıksız gösterisine yakışıksız biçimde tepki gösteren toplulukları sivil faşistolarak nitelemiş.

Bu sivilsözü, öyle sanıyorum ki bizim sivil darbetanımlamamızdan sonra moda olmaya başladı.

Sivil darbeciler (yani AKP) ve yandaşları, şimdilerde sivilkavramını kötüleme, gülünç düşürme çabasındalar.

Böylece hem AKP korunmuş, hem zaman zaman tavsar gibi olan askeri darbekorkutmacasının önü açılmış olacak

Nitekim DTP başkanı da hiç yeri yokken sivil faşistdiyor.

Böylece alttan alta ve aklınca, İzmirin gerçekten sivil ve demokrat kimliğine de çamur atmış oluyor.

Nitekim İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı Kocaoğlu, bayram mesajında bu karalamaya gereken yanıtı verirken İzmirin, demokrasiyi yılın her gününde ve dakikasında yaşayan bir kent olduğunu vurguladı

***

İzmirdeki DTP gösterisinin de, gösteriye karşı tepkinin de görüntüleri yakışıksızdı.

İzmir en uygar kentlerimizin başında gelir.

Bunun tarihsel, kültürel nedenleri vardır.

Bu nedenleri irdelerken, işçi sınıfımızın tarihinde de İzmirin öncü bir kimliğe sahip olduğunu bilmek gerekir.

İşçi sınıfının ilk sosyalist örgütlenmeleri, daha 1900lerin başlarında (İstanbulun yanı sıra) İzmirdedir.

İngiliz ve Fransız tütün tröstlerinin krallığına karşı ilk büyük grevler, yine aynı yıllarda, İstanbulla birlikte İzmirdedir.

İşgalci düşmana karşı Kurtuluş Savaşını ateşleyen ilk kurşunun da İzmirde atıldığını herkes biliyor.

Bu nedenlerle, Cumhuriyet düşmanı, emek düşmanı, kökten dinci kafa İzmiri fethedemez.

Etnik ayrımcılığa, uygarlık dışı, şamatacı, kışkırtıcı görüntülere İzmirde yer yoktur.

Başkalarını sivil faşistolmakla suçlayanlar, önce kendi kafalarına ve Habur sınır kapısında başlayıp şimdi kent kent dolaşmakta olan ilkellik görüntülerine çekidüzen versinler

***

Yazıya DTP başkanı ile başladım, fakat onun yaptığı suçlamanın (daha doğrusu çirkef atmanın) beş beterini önceki gün Vatangazetesindeki bir alıntıdan öğrendim.

Alıntı Rasim Ozan Kütahyalı diye birinin Tarafgazetesinde yayımlanmış yazısından.. Biridiyorum, çünkü son yıllarda mantar gibi üreyen bu adı sanı belirsiz köşe yazarları, ancak birisıfatını hak etmekteler.

Vatanyazarlarından Tönbekici hanımefendinin (irkilmek bir yana, gönülden katılarak) yaptığı alıntıda, bir İzmirliolduğu belirtilen Tarafyazarı, Faşizmin Başkenti İzmirolarak nitelediği İzmire, sınır tanımaz bir ölçüsüzlükle, kin ve nefretini adeta kusuyor: Şu an İzmir barbarlığın istilası altındadır. Entelektüel hayatı hiç olmayan, doğru düzgün dergisi ve yayınevi olmayan şehrimiz İzmir nedense tüm ırkçı, faşist, kana susamış yayın organlarının ve derneklerin başkenti durumundadır. İzmirin paranoyak ve hastalıklı zihinsel iklimi şu an faşizm üretiyor…” vb

Paranoyak ve hastalıklı bir zihnin ürünü olabilecek bu sözleri eden kişinin belki gerçekten tedaviye gereksinimi vardır. Kendisine Tarafta yer bulabilmiş olsa da dergiler ve yayınevleriyle bir sorunu olduğunu da tahmin ediyorum. Fakat, her şeye karşın, bir yayın organı, bir gazete, bir kentimize yönelik bu düzeysizlikte sözlere nasıl yer verebilir? Bunun adı düşünce özgürlüğü değil, ancak alçakçanitelemesini hak edebilecek bir saldırganlığa çanak tutmak, yataklık etmektir.

***

İzmire saldırı Başbakanın salvosuyla başlamıştı

Belli ki her fırsatta devam edecek

İzmirde ve AKPnin güçsüz olduğu her yerde, DTPnin yakışıksız gösterileri ve başkaca kışkırtıcı olaylar, bu partiyi mazlum ve AKPyi demokrat gösterme yönünde istismar edilebilir ve ediliyor da.

İzmirdeki gülünç, şamatacı, ilkel gösteriye, başka ve daha tehlikeli bir ilkellikle karşı çıkılması hiçbir biçimde kabul edilemez.

Taş ve yumurta atmak, bağırıp çağırmak yerine, suskun ve ilgisiz kalarak şamatacıyı şamatasıyla baş başa ve yalnız bırakmak çok daha etkili ve anlamlı olabilirdi

Devrimci, demokrat, yurtsever, uygar İzmire faşist denilmesine gelince, bütün bunlar, aydındenilen kesimler içinde, ne kadar çok faşist, omurgasız, kimliksiz, kişiliksiz, bilinçsiz, ruhsuz, daha doğrusu sürüngen ve yalaka ruhlu yaratıkların bulunduğunun yeni bir örneğini oluşturuyor.

ataolb@cumhuriyet.com.tr

Cumartesi, Kasım 28, 2009

Erdoğan Bunu Becerdi Bari Biz Dikkat Edelim... ALİ SİRMEN


DÜNYADA BUGÜN

ALİ SİRMEN

Erdoğan Bunu Becerdi Bari Biz Dikkat Edelim

İzmir olaylarının yansımaları daha sürerken, Çanakkalenin Bayramiç ilçesinde meydana gelen gerginlik, Türkiyede çok tehlikeli bir tırmanışın yaşanmakta olduğunu gösteriyor.

Futbol alanlarından başlayarak, ülkenin yüzeyine yayılma eğilimi gösteren olayların Tayyip Erdoğanın ünlü açılımıyla birlikte başlamış olması, olayın baş sorumlusunu, bizzat Tayyip Beyden başka yerde aramanın ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor.

Şurası yadsınamaz bir gerçektir ki, Türkiye açılım sonrası, açılım öncesinden çok daha gergindir.

Bunun nedeni ise, geçen gün de yazdığım gibi, Erdoğanın ABD siparişiyle başlattığı açılımı iyi yönetemeyip, yüzüne gözüne bulaştırmış olmasıdır.

Burada bir yanlış anlamaya düşmemeye özen göstermek gerek.

Kangren olmuş bu konunun demokratik tartışmaya açılması, askeri önlemler ihmal edilmeden, ama onun dışında ekonomik, sosyal, siyasal çözümlerin aranması gerekliydi.

Şimdi kimileri unutmuş olsa bile, arazide çarpışan askerler bile bu zorunluluğu, bir değil, birçok kez dile getirmişlerdi.

Bu yüzden, itirazlarımız açılımın kendisine değil, içeriğine ve yönetiliş biçimine dönüktür.

***

Olayın fiyaskoya dönüşmesinin birinci nedeni, açılımın ne olduğunun anlatılamaması oldu. Zaten Tayyip Bey açılımın şümulünü, dolayısıyla sınırlarını kendisi de bilmiyor, ne yapıp, nereye kadar gideceği konusunda bir düşünceye sahip bulunmuyordu.

Bu durum, bir yandan taraflardan birinde, gerçekleşmesi güç, hatta olanaksız kimi beklentiler yaratırken, öbüründe de, o beklentilere karşı kimi tepkilerin doğmasına neden oluyordu.

İki öğe de bu gelişmeleri hızlandırıp güçlendirdi.

Birisi sahra mahkemelerinin kurulduğu Silopi gösterileriydi. Silivrinin ceberut rejimi Silopide cart curt rejime dönüşürken, kimilerine ne oluyoruz?sorusunu sorduruyordu.

Koordinasyonu olmayan açılımın koordinatörü İçişleri Bakanı Atalayın bunun bir süreç olduğunu söylemesi, açılımın ucu açıklığının altını özenle çizmesi de, Bu işin nerede duracağı belli değil. Nerelere kadar uzanacak, her aşamada yeni bir taviz vererek bölünmeye mi gidilecek?sorusuna yol açtı.

Bütün bunlardan sonra Hasip Kaplanın nüfus sayımında herkesin etnik kökeninin sorulması önerisi soru işaretlerini daha da arttırdı.

***

Sorunun enine boyuna tartışılması sırasında bütün bu evrelerin kaçınılmaz olduğunu söylemek belki de mümkündü, ama bu sürecin iyi yönetilmesi de şarttı.

Öte yandan, mademki sorunun özü Kürtler ile Türklerin birlikte yaşama arzularıydı, bunun var olup olmadığının saptanması için tutulacak yol da belliydi.

Herkesin etnik kökeninin sorulması, sonra da kaçınılmaz bir başka sorunun gündeme gelmesi, belki de bu toplumdaki birlikte yaşama arzusunun belli olmasının güvencesiydi.

Bütün bunlar iyi yönetilerek topluma her şey açıklıkla, ama duyguları coşturarak değil, aklı öne koyup anlatılarak yürütülebilirdi.

Oysa, Başbakan ne kadar tehlikeli bir yöntem olduğunu düşünmeden, duyguları coşturmayı yeğleyerek, tıpkı kristal dükkânına girmiş bir fil gibi davranıyordu.

Kendisi, bütün bunları görmemektedir ve baş sorumlusu olduğu fiyaskodan dolayı DTPlilerin tutumundan şikâyetçidir.

Ama DTPliler açılımdan önce ne idiyseler, açılımdan sonra da odurlar, değişmediler ki...

Bu yapılarının örneğini geçmişte de vermişlerdi, doğrusu davranış biçimleri yeni ve aldatıcı değildi. Başbakan yakın geçmişin olaylarına bakıp bu gerçeği görebilirdi.

Ama onu da göremedi ve Türkiyeyi çok tehlikeli bir gerginliğin eşiğine getirdi...

Şimdi de sorumluluğu üzerinden atmak için mezbuhane bir gayretle etrafa çatıyor.

Artık ondan sağduyu beklemek abes, iş başa düştü. Bari biz toplum olarak akıllı davranalım.

asirmen@cumhuriyet.com.tr

« Önceki :: Sonraki »
Image Hosted by ImageShack.us
Subscribe to updates < / a>